Rabıta’nın Kur’anî Referansları

56

Rabıtanın Kur’ani R

RABITA’NIN KUR’ANİ REFERANSLARI[1]

Mahmut Ulucan[2]

ÖZET

RABITANIN KUR’ANİ REFERANSLARI

Rabıta, tasavvufta ruhi terbiyeyi sağlamak amacıyla müridin mürşidinin suret ve sîretini tasavvur etmesi şeklinde gerçekleştirilen kalbî bağdır. Nakşibendiyye tarikatına has bir uygulama olarak görülen rabıta, diğer tarikatlarda da ismen olmasa bile, mana olarak vardır. Rabıta tasavvufta esas gayelere götüren bir araç ve terbiye metodu olarak görülmüştür. Rabıta hakkında farklı itibarlara göre, farklı tasnifler yapılmıştır. Aynı şekilde, yapılış şekli konusunda da bazı farklılıklar söz konusudur. Rabıtayı bir terbiye metodu olarak uygulayan mutasavvıfların, rabıta hakkında farklı mülahazaları da söz konusudur. En basit şekline XIII. yüzyılda rastladığımız; Bahâeddin Nakşibend (791/1389) ile ortaya çıkan; Ubeydullah Ahrâr (895/1490) ile belirginleşen ve Halid Bağdâdî (1242/1826) ile sistemleşen rabıta uygulaması pek çok ayet ve hadis ile temellendirilmeye çalışılmıştır. Buna karşılık XIX. yüzyıldan itibaren özellikle İslam’ın tevhit ilkesine vurgu yaparak rabıta uygulamasını eleştiren ve bu uygulamayı şirk ve bidat gören müellifler de söz konusu olmuştur.

Geçmişten günümüze geniş bir kitle tarafından uygulanan rabıtanın, Kur’an’daki yerinin tespiti önem arz etmektedir. Rabıta hakkında yazılan eserlere bakıldığı zaman, lehinde ve aleyhinde pek çok ayet kullanılmaktadır. Bu ayetlerin tespiti, değerlendirilmesi ve karşılaştırılması, rabıtanın Kur’ani bağlamdaki konumunu belirlemede kolaylık sağlayacaktır. Bu çalışmanın bu amaca küçük de olsa bir katkı sağlayacağını temenni etmekteyiz.

Anahtar Sözcükler

Nakşibendiyye, Halid Bağdâdî, rabıta, özdeşleşme, Kur’an, tevhit

ABSTRACT

QURANİC REFERENCES OF RÂBITA

Râbita is a heartly connection performed in a way for disciple to conceive his murshids face and reflection. Râbita, which is seen unique for Naqshbandiyya sect, even if not with its name, exists as a meaning in other sects. Rabita is seen as a method of decency in mysticism to reach fundamental aims. Different classificaions were made about râbita according to different considerations. Likewise, there are differences about the method of performing it. There are also different considerations of sufis who perform râbita as a way of decency. The practice of, which we come across in XII century in the simplest way, emerged at the time of Bahâuddin Naqshband (791/1389), pronounced with Ubaydullah Ahrâr (895/1490) and systematized with Khalid Bağdâdî (1242/1826), is tried to be justified with many verses and traditions. Whereas, there have been writers who offended râbita and seen it as a shirk and bid’ah by emphasizing on Monotheism (Tawhid) principle of Islam.

There is an impotance in detection of râbita’s position in Quran, which is performed by many people from past to present. We come across many verses used in favor of and against râbita, when we examine works written about râbita. Detection, evaluation and comparison of these verses will make it easier to detect the position of râbita in the context of Quran. We wish to make a contribution to this aim, even if it is a little one.

Key Words

Naqshbandiyya, Khâlid Bağdâdî, râbita, identification, Quran, tawhid

GİRİŞ

Tasavvufi eğitimde mürit-mürşit ilişkileri önem arz etmektedir. Tasavvufta mürşit, mürit için bir basamak işlevi görmekte ve müridin mürşidinden azami derecede faydalanması için farklı yöntemler uygulanmaktadır. Bu yöntemlerden birisi de müridin mürşidiyle özdeşleşmesi amacıyla uygulanan rabıtadır. Rabıtanın rabıta-i mevt, rabıta-i huzûr ve rabıta-i mürşid gibi çeşitlerinden bahsedilmektedir. Bu çalışmada ise rabıta kavramıyla mürşit rabıtası kastedilmektedir.

Rabıta sâlikin kâmil bir mürşide gönlünü bağlaması, onun sûret ve sîretini (hem yüzünü hem ahlak ve davranışlarını) düşünmesi”[3] şeklinde tanımlanmıştır. Rabıtayı tasavvufi terbiyede bir metot olarak uygulayan ve tavsiye eden mutasavvıflar, bu konuyla ilgili eserler telif etmiş ve rabıtayı İslami bağlamda temellendirmek istemişlerdir. Buna karşılık, bazı müellifler de rabıtayı bidat ve şirk olarak nitelendirmiş ve buna dair deliller ortaya koymaya çalışmışlardır. Bu bağlamda rabıtanın lehinde ve aleyhinde görülen pek çok ayet de delil olarak kullanılmıştır.

Bir uygulama olarak rabıtanın Kur’an’daki yerinin tespiti önem arzetmektedir. Bu konuda sağlıklı bir sonuca ulaşmak için, bizzat bu uygulamayı ortaya koyan mutasavvıfların rabıtaya yükledikleri anlam ortaya çıkarıldıktan sonra, lehinde ve aleyhinde görülen ayetlerin tespit edilip incelenmesi gerekmektedir. Bu çalışmada rabıtanın Kur’an’daki yerinin tespitine küçük de olsa bir katkı sağlamak amaçlanmaktadır.

Çalışma temel olarak iki başlık altında ele alınmıştır. Öncelikle; rabıtayı ortaya koyan mutasavvıfların diliyle rabıtanın, tarihsel gelişiminin ve ispatı sadedinde getirilen delillerin ortaya konmasına gayret gösterilmiştir. İkinci olarak, rabıtanın lehinde ve aleyhinde kullanılan ayetlerin tespit edilip hakkında yapılan değerlendirmelerin sunulmasına çalışılmıştır. Sonuç bölümünde ise çalışma boyunca ulaşılan verilerden yola çıkılarak küçük bir değerlendirmede bulunulmuştur.

A. RABITA VE KISA BİR TARİHÇESİ

Tasavvufi eğitim metotlarından biri olan rabıta hakkında farklı mülahazalar söz konusudur. İslam’ın temel kaynaklarından referansla ortaya konan bu mülahazaların değerlendirilmesi önem arz etmektedir. Doğru bir değerlendirmenin yapılabilmesi için, geçmişten günümüze uygulanagelen rabıta metodunun keyfiyetinin ortaya konması gerekmektedir. Bu başlık altında rabıta, tarihsel gelişimi ve ispatı sadedinde getirilen deliller ana hatlarıyla ortaya konmaya çalışılmıştır.

1. TASAVVUFİ BİR KAVRAM OLARAK RABITA

a. Rabıtanın Tanımı

Arapça kökenli ve iki şey arasındaki alaka, ilişki ve bağ anlamlarına gelen[4] rabıta, birinci ve ikinci bablardan rabt kökünden gelmektedir. Rabt ise dayanıklı olmak, takviye etmek ve bağlamak anlamlarına gelir.[5]

Kur’an’da rabt kökünden gelen kelimelerin bulunduğu beş ayet vardır.[6]  Bu ayetlerin üçünde[7] Allah tarafından kalplere rabıta verilmesinden bahsedilmektedir. Bu ayetlerin ilk ikisinde mazi, üçüncüsünde ise ikinci babtan muzâri kipte kullanılan rabt kelimesi takviye etmek, güç vermek, metanetleştirmek anlamıyla kullanılmaktadır.[8] Diğer iki ayette[9] geçen ribât ve murâbata ise daha çok nöbet tutmak, sınır boylarında düşmanı gözetlemek ve verilen emri yerine getirmek gibi anlamlara gelmektedir.[10] Bazı hadislerde ise, bir namazdan sonra diğer namazı beklemek ribât olarak adlandırılmıştır.[11]

Tasavvufi bir kavram olarak rabıta, ruhi terbiyenin sağlanması amacıyla, müridin zihnî planda, tefekkür ve muhayyile gücünü kullanarak mürşidiyle beraberlik halinde bulunmasına denir.[12] Rabıta salikin kâmil bir mürşide gönlünü bağlaması, onun suret ve sîretini (hem yüzünü hem ahlak ve davranışlarını) düşünmesidir.[13]

Rabıtada şeyhe muhabbet ve kalben onunla beraber bulunma söz konusudur. Buradan yola çıkılarak rabıtaya müridin şeyhini severek yâd etmesi ve suretini zihninde canlandırması; kalben şeyhiyle beraber olması gibi tanımlar da getirilmiştir.[14]

Bazı sufiler rabıtayı şeyhe tam bir muhabbet olarak tanımlamışlardır. Onlara göre rabıta şeyhi hatıra getirmek için özel bir gayrete gerek yoktur. Çünkü şeyhini tam bir muhabbetle seven bir mürit zaten şeyhini ister istemez düşünecek ve rabıtadan hasıl olan faydayı temin edecektir.[15] Bu yaklaşımın daha sağlıklı olacağını düşünen Necdet Tosun bu konuda şunları söylemektedir:

“…Râbıtayı ayrıntıdan ve kurallardan arındırarak şeyh ile mürid arasında tabii ve psikolojik bir iletişime dönüştüren bu yaklaşım daha sağlıklı olmasına rağmen bazı sufiler dönemin geleneklerine uyarak konuyla ilgisi oldukça az olan âyet ve hadisleri delil olarak kullanmışlardır…”[16]

Ubeydullah Ahrâr (895/1490) rabıtanın özünü şu şekilde açıklamaktadır:

“Tüm yollar kapalıdır, bir yere ulaştırmaz, ancak sevgi yolu bir yere ulaştırır. Râbıtadan gaye, lâyık olan bir şeyhin sevgisini kazanmaktır. Hz. Ebû Bekir’e ulaşan Nakşibendî büyüklerinin yolu da bu sevginin üzerine kurulmuştur. Bu sevgi ise bu bağı korumaktan başka bir şey değildir.”[17]

Tasavvuf tarihine bakıldığı zaman ilk dönemlerden beri sufiler arasında müridin şeyhine karşı muhabbet duyması; kalbini ona bağlaması ve böylelikle şeyhinden feyiz alması ve davranışlarını taklit etmesi gibi uygulamalar söz konusudur. Fakat daha sonraları bu uygulamalar müridin şeyhinin suret ve sîretini düşünmesi şekline dönüşmüştür.[18] İbrahim Fasih Haydarî de (1300/1882) rabıtayı, kalbi şeyhe bağlamak olarak tanımladıktan sonra, “Eğer mürid rabıtasında bir zayıflık bulursa hayaline şeyhinin sûretini getirmelidir.” demektedir.[19] Buna göre rabıtada asıl olan, salikin mürşidine kalben bağlanmasıdır. Suretin zihinde canlandırılması ise bunu desteklemek için yapılmaktadır.

Nakşibendiyye tarikatında rabıtaya çok önem verilmekle beraber, asıl değildir. Manevi yükselişte belli bir mertebeye ulaşan salikin rabıtayı terk etmesi gerektiği dile getirilir. Yani rabıta geçici süreyle uygulanan bir eğitim metodudur. Çünkü şeyhe yapılan rabıta, nihai rabıta olan Allah’a rabıtanın bir ön hazırlayıcısı olarak görülmektedir.[20] Tasavvuf ehlinden hiç kimse rabıtanın ne vücubuna ne de bizzat müstehab oluşuna kail olmuştur.[21] Halid Bağdâdî (1242/1826) bu konuda şunları söylemektedir:

“Menedilen râbıta, vesîlelerin (kâmil mürşidlerin) bizzat kendisini maksut olarak kabul etmektir. Bu ise asla doğru değildir. Râbıtayı inkâr edip kabul etmeyen kimseler ise bu iki farkı birbirinden ayırt edemezler.[22]

b. Rabıtanın Tarikatlardaki Yeri

Nakşibendiyye’de rabıtaya özel bir önem atfedilmişdir. Ayrıca rabıtayı savunan yazarlar daha çok bu tarikattandırlar. Bundan dolayı rabıta Nakşibendiyye’ye has bir uygulama olarak algılanmıştır.[23] Hâlbuki rabıta diğer tarikatlarda da ismen olmasa bile mana olarak vardır.[24] Örneğin Kadirî tarikatının ikinci piri olarak nitelendirilen Eşrefoğlu Rûmî (874/1469) Müzekki’n-Nüfûs’unda şunları söyler:

 “… gönlüne korkulu hayaller gelirse, şeyhin suretini hayaline getire, şeyhin velâyetine sığına. Şeyhin suretini hatıra getirip teveccüh etmenin uş faidesi aşağıda denile…[25]

Yine XIX. yüzyıl Kadiriyye tarikatı pirlerinden Nureddin Birîfkânî[26] (1268/1851) rabıtayı tasavvufi eğitimde çok etkili bir yöntem olarak görmekte[27] ve Nakşbendiyye tarikatının güzel taraflarından biri olduğunu dile getirmektedir. Ona göre rabıta, şeyhin hem varlığında hem de yokluğunda müridi terbiye etmesi demektir. Ayrıca Birîfkânî rabıtanın tüm tarikatlarda büyük bir asıl olduğunu söylemektedir.[28] Birîfkânî, halvet adap ve usulünü anlattığı bir mektubunda, müridin mümkün olduğu kadarıyla şeyhiyle olan bağlantısından (rabıta) gafil olmaması ve şeyhinin şeklini hatırından çıkarmaması gerektiğini ifade etmektedir.[29]

Şâziliyye, Rifâiyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Mevleviyye ve Halvetiyye gibi tarikatların önde gelen isimlerinin eserlerine bakıldığı zaman rabıtadan bazen ismen bazen de mana olarak bahsettiklerini görmekteyiz.[30]

c. Rabıtanın Gâyeleri

Tarikat çevrelerince rabıta birtakım gayelere ulaştıran bir araç olarak görülmektedir. Rabıta üzerinde yapılan çalışmalarda, rabıtanın gayeleri tespit edilmeye çalışılmıştır.[31] Râbıtanın yapılış gayelerini şu taksim içerisinde inceleyebiliriz:

  1. Allah’a ulaşmak: Tarikat ehline göre rabıta, Allah’a ulaşmanın en büyük sebeplerinden biridir. Çünkü fenâfillaha ulaşmanın yolu, başlangıçta fenâfişşeyhten geçer. Fenâfişşeyhe ulaştıran yoların en kısası ise rabıtadır.[32] Sıbgatullah Arvâsî (1287/1866) bu konuda şunları söyler:

“Rabıta olmadan fenâ fi’ş-şeyh olunamaz. Fenâ fi’ş-şeyh olmadan fenâ fi’r-resûl olunamaz. Fenâ fi’r-resûl olmadan da fenâ fillâha ulaşılamaz. Fenâ fillâha ulaşmadan da vusul olmaz.”[33]

Buna göre rabıta yapılan şeyh, mürit ile Allah arasında sadece bir vasıtadır. Halid Bağdâdî (1242/1826) insanların –ne kadar büyük ve yüce velilerden olsalar bile- bir alet ve vasıtadan başka bir şey olmadıklarını söyler.[34] Başka bir yerde de “Çünkü asıl maksat Allah Teâlâ’nın zatı (ve rıza)sıdır. Rabıta ise Allah Teâlâ’ya ulaşmak için ancak bir vesiledir.[35] diyerek rabıtayı bir vesileden ibaret gördüğünü açıkça ifade etmektedir.

  1. Şeyhle manevi beraberliği sağlamak: Tarikat ehline göre rabıta, müridin şeyhinin huzurunda olmadığı zamanlarda bile, şeyhinin yanındaymış gibi uyanık ve edepli olmasını sağlar. Böylelikle mürit, kötü ve çirkin işlerden uzak durur.[36] Hatta Sıbgatullah Arvâsî’ye göre, müridin mürşidini rabıta ederek elde edeceğini feyiz ve bereket, konuşarak elde edeceğinden daha fazladır.[37] Alaaddin Attâr da (802/1400) mürşitle olan maddi ve manevi beraberliğin önemi bağlamında şunları söylemektedir:

“Eğer zâhirî uzaklık vâki olursa sâlikin ayda bir veya iki ayda bir, zâhir ve bâtınla hallerini mektup yazarak şeyhine bildirmesi ve ayrıca bulunduğu yerde şeyhiyle kalbî irtibâtını (rabıta) devam ettirmesi gereklidir. Mürşidle alâkanın tamamen kesilmemesi için bu usule uymak lâzımdır.”[38]

Namazdaki gafleti bertaraf etmek ve namazdan önce kalbe gelen vesvese ve kuruntulardan kurtulmak için de -namazdan önce- rabıta yapılabileceğinden ve yapılacak rabıtanın şeklinden bahsedilmektedir. Burada da şeyhle olan mânevî birliktelik, kişiyi namazda istenmeyen durumlardan kurtaran bir araç olarak görülmektedir.[39]

  1. Şeyhe benzemek: Rabıtanın gayelerinden birisi de müridin, şeyhinin halleri ve vasıflarıyla vasıflanmasıdır. Bu durum, şeyhte fenâ olmak demektir. Daha önce de belirtildiği gibi esas gaye Allah’ta fenâ olmaktır. Fakat bunun yolu şeyhte fenâ olmaktan geçer.[40]

Sufiler rabıtayı birtakım gayeler için araç olarak görmektedirler. Onlara göre rabıtanın gayelerinden en önemlisi, mürşitle muhabbet tesis etmektir. Çünkü müridin şeyhini taklit etmesi ve onun manevi halini kendi üzerine yansıtabilmesi, ancak onu sevmesiyle mümkündür. Çünkü şeyhin mürit üzerinde etkili olması buna bağlıdır.[41] Sıbgatullah Arvâsî de (1287/1866) muhabbetin etkisi konusunda “Muhabbetin öyle güçlü bir tesiri vardır ki, sevgilide olan kemâlât ve manevî füyuzatı sevene getirebilir.” demektedir.[42] Daha önce de belirttiğimiz gibi bazı sufiler rabıtayı “şeyhe tam bir muhabbet” olarak tanımlamışlardır.[43] Buna göre rabıtaya, şeyhte bulunan güzel vasıfların müride aksetmesine vesile olarak bakılmaktadır.

d. Rabıtanın Çeşitleri

Kelime anlamıyla rabıta iki şey arasındaki alaka, ilişki ve bağ anlamlarına gelir.[44] Bu kelime anlamından yola çıkılarak farklı rabıta çeşitlerinden bahsedilmiştir:[45]

– Rabıta-i mevt, rabıta-i mürşid ve rabıta-i huzur[46]

– Tabii rabıta, bayağı rabıta ve mukaddes (ulvî) rabıta[47]

– Mübtedî (fenâfişşeyh), mutavassıt (fenâfirrasûl) ve müntehî (fenâfillâh) müridin rabıtaları[48]

– Şeklî rabıta (şeyhin suretini hayal etmek) ve hayalî rabıta (her zaman şeyhi yanındaymış gibi farz etmek)[49]

e. Rabıtanın Yapılış Şekilleri

Rabıta, temelde mürşide duyulan muhabbet ve hürmetin, huzurunda olduğu gibi, gıyabında da sürdürülmesini ifade etmektedir. Bunu sağlamak amacıyla rabıtanın farklı uygulamaları bulunmaktadır.[50] İrfan Gündüz’ün tespitine göre rabıta üç farklı şekilde uygulanmaktadır:

– Şeyhin suretini sadece hayalen tasavvur etmek;

– Şeyhin ruhaniyetini ve suretini kalbinde tasavvur etmek;

– Şeyhin kıyafet ve şekline bürünerek, kendini onun görüntüsünde farzetmek (rabıta-i telebbüs).[51]

Rabıtaya dair ilk ayrıntılı bilgiye Ubeydullah Ahrâr’da (895/1490) rastlanılmaktadır. Ondan daha önce şeyhin suretinin düşünülmesinden bahsedilmiş fakat ayrıntılı bilgi verilmemiştir. O ise rabıta yaparken “feyiz mahalli olmasından dolayı” şeyhin iki kaşı arasını düşünmek gerektiğini ifade etmiştir.[52]

Hasan Kâmil Yılmaz’a göre, “şeyhinin sûretini iki gözü arasında canlandırmak” ifadesinden kasıt, şeyhini gözünün önünde hayal etmek; hatta onunla gözgöze gelmek demektir. Böylelikle mürit şeyhiyle olan sevgi duygusunu canlı tutar.[53]

f. Rabıta ile İlgili Farklı Görüşler

Rabıtanın yapılış şekli konusunda farklılıklar olduğu gibi, rabıtanın kime yapılacağı konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır. Örneğin bazı mutasavvıflar vefat etmiş zata rabıta yapmayı uygun görürken bazıları uygun görmemekte, bazıları ise buna sınırlı oranda cevaz vermektedirler.[54]

Namazdayken râabıta yapılıp yapılmayacağı konusu üzerinde de durulmuştur. Mutasavvıflar namazdaki gafleti ortadan kaldırmak ve namazdan önce kalbe gelen vesvese ve kuruntulardan kurtulmak için namazdan önce rabıta yapmayı tasviye etmişlerdir.[55] Fakat namaz kılarken şeyhin suretini zihninde canlandırmak şeklindeki bir rabıtanın tavsiye edilmediğini görmekteyiz.[56] Hatta Nakşî geleneğin önemli isimlerinden olan Abdulhakim Arvâsî (840/1436) namazdayken rabıta yapmanın sakıncalı olduğunu ve bu sebeple namazdayken sadece Allah’a rabıta yapılması gerektiğini düşünmektedir.[57] Halid Bağdâdî de (1242/1826) namaz içerisinde Hz. Peygamber’den başkasına hitap etmenin namazı bozacağını ifade etmektedir.[58] Fakat müridin namaz kılarken mürşidi tarafından gözetlendiğini veya onunla beraber namaz kıldığını farzetmesi şeklindeki bir rabıtanın varlığından söz edebiliriz.[59]

2. RABITANIN KISA BİR TARİHÇESİ

Tasavvuf tarihine bakıldığı zaman ilk dönemlerden beri sufiler arasında müridin şeyhine karşı muhabbet duyması; kalbini ona bağlaması ve böylelikle şeyhinden feyiz alması ve davranışlarını taklit etmesi gibi uygulamalar söz konusudur. Fakat daha sonraları bu uygulamalar müridin şeyhinin suret ve sîretini düşünmesi şekline dönüşmüştür.[60]

Tasavvuf tarihi göz önünde bulundurulduğunda rabıta uygulamasının basit şeklinin hicri VI. ve VII. yüzyıllarda mevcut olduğu ortaya çıkmaktadır.[61] Necmeddin Kübrâ[62] (618/1221), Şihâbüddin Sühreverdî[63] (632/1234), Bahâeddin Nakşibend[64] (791/1389), Muhammed Pârsâ[65] (822/1420), Alaaddin Attâr[66] (802/1400), Abdullah İsfehânî[67] (Alaadin Attâr’ın müridlerinden[68]), Hasan Attâr[69] (826/1423), Yakub Çerhî[70] (851/1447), Ubeydullah Ahrâr[71] (895/1490), Abdurrahman Câmî[72] (898/1492) gibi isimlerden rivayet edilen söz ve uygulamalar bu bilgiyi doğrulamaktadır. Râbıtaya dair ilk ayrıntılı bilgiye ise Ubeydullah Ahrâr’da rastlanılmaktadır.[73]

a. Halid Bağdâdî’ye Kadar Rabıta

Tasavvuf tarihi konusunda önemli çalışmaları bulunan Süleyman Ateş İslam Tasavvufu adlı eserinde, ilk dönem mutasavvıfları içerisinde bir mürşide bağlanmanın, sevmenin, ona teslimiyetin ve emirlerine uymanın gerekli görüldüğünü; fakat şeyhi zihinde canlandırma şeklindeki bir rabıtanın söz konusu olmadığını ifade etmektedir. Ona göre, bu durum ilk dönemlerden Şihâbüddin Sühreverdî’nin (632/1234) yaşadığı VI. yüzyıla kadar devam etmiştir.[74]

Necmeddin Kübrâ (ö.618/1221) müridin kalbini şeyhine bağlamasının önemini vurgulamıştır.[75] Necmeddin Kübrâ, Cüneyd Bağdâdî’nin (297/909) sekiz esasına uymayı üçüncü yol olarak belirlemiş ve bu sekiz esasın altıncısını da şu şekilde izah etmiştir: “Devamlı kalbini şeyhine raptedip onunla gönülden bağlılık hâlinde olmak.[76]

Şihâbüddin Sühreverdî konumuzla ilgili olarak şunları söylemektedir:

“Sevgi ve ülfet, şeyh ile mürîd arasında bir vâsıtadır (köprü ve râbıtadır). Bu sevginin gücü nisbetinde (şeyhten müride) mânevî hâl sirâyeti olur. Çünkü sevgi karşılıklı tanışmanın, tanışma da, kaynaşmanın alâmetidir. Kaynaşma, müridi şeyhin hâline ya da bazı hallerine çeker (şeyhinin davranışlarını taklit eder, onunla aynîleşir).”[77]

“Müridin şeyhine nazar ederek bütün dikkatini onda toplaması ve Cenâb-ı Hak’tan şeyhi üzerine gelen tecellileri seyre dalması semâda kendi kendine hareket etmesinden daha hayırlıdır.”[78]

Bahâeddin Nakşibend’in (791/1389) vefatına yakın bir dönemde yaptığı hac yolculuğunda müridi ve halifesi Muhammed Pârsâ’ya (822/1420) kendisine râbıta yapmasını ve suretini düşünmesini öğütlediği nakledilmektedir.[79] Şeyhin suretini hayal etme şeklindeki bir râbıta uygulamasını gördüğümüz ilk örnek bu rivayettir.[80]

Alaaddin Attâr (802/1400), ehlullahın ruhlarına yönelmenin önemini şu şekilde ifade etmektedir:

Allah’ın veli kullarını her gün veya iki günde bir edebe uygun ziyaret etmek bırakılmaması gereken bir sünnettir. Şayet seninle onların arası bir zorluktan dolayı uzak olursa, kendilerine bir ayda veya iki ayda bir mektup yaz. Tüm hallerini onlara anlat. Onların ruhâniyetlerine yönelmeyi de ihmal etme. Böylece onların himmet dolu bakışlarından uzak kalmamış olursun.[81]

Abdullah İsfehânî (Alaaddin Attâr’ın müridlerinden) teveccüh usulundan bahsederken şunları söyler:

 “…Alaiyye taifesinin teveccüh usulü ve bâtıni terbiyeleri şöylerdir: Meşgul olmak diledikleri vakit ilkin intisap ettiği şahsın suretini hayaline getirir. Bu durum malum olan keyfiyettir hararet ve izleri zahir oluncaya kadar devam eder. Bundan sonra o hayali unutmazlar, zihinde onu saklarlar. Göz, kulak ve bütün kuvetleriyle o hayalle kalbe teveccüh ederler…”[82]

Hasan Attâr (826/1423), tasavvuf yoluna girmek isteyenlere, öncelikle bağlandıkları şeyhin suretini hatırlarına getirmeleri gerektiğini söylediği gibi[83] gönle bir vesvese geldiğinde de mürşidin hayalinin hatıra getirmeyi tavsiye etmiştir.[84] Yine Hasan Attâr’ın müridlerinden birinin devamlı surette şeyhine rabıta ettiği ve bu sayede şeyhindeki cezbe sıfatının kendisine sirayet ettiği rivayet edilmektedir.[85]

Ubeydullah Ahrâr (895/1490) Yakub Çerhî’den (851/1447) icâzet istediğini; bunun üzerine Yakub Çerhî’nin kendisine Hâcegân tarikatının bütün esaslarını öğrettiğini ve sıra rabıtaya gelince de Çerhî’nin “Bunu öğretmekten çekinmeyesin, taliplere öğretesin.” dediğini nakleder.[86]

Rabıtaya dair ilk ayrıntılı bilgiye Ubeydullah Ahrâr’da rastlanılmaktadır. Ondan daha önce şeyhin suretinin düşünülmesinden bahsedilmiş, fakat ayrıntılı bilgi verilmemiştir. O ise rabıta yaparken feyiz mahalli olmasından dolayı şeyhin iki kaşı arasını düşünmek gerektiğini ifade etmiştir.[87] Rivayete göre Ubeydullah Ahrâr oğlu Muhammed Yahya’ya rabıta usulünü öğretir. Muhammed Yahya bu usulle meşgul olduğu günlerde Ubeydullah Ahrâr’ın bulunduğu bir sohbet meclisinde “Acaba teveccüh esnasında Hâce Ubeydullah hazretlerinin yüzüne mi, yoksa gözüne mi yönelmek gerekir?” diye düşünürken, Ubeydullah Ahrâr iki kaşı arasını göstermiş ve meclistekiler dağılıp gidince de bu durumu açıkça ifade etmiştir.[88]

Ubeydullah Ahrâr’ın müritlerinden Nureddin Taşkendî (840/1436) ve Mevlânâzâde Ferketî namazdayken rabıta yapılıp yapılmayacağını konusunda tartıştıkları rivayet edilir. Bu tartışmada Ferketî, namazdayken rabıta yapmanın insanı küfre götürebileceğini söyleyince, Ubeydullah Ahrâr bunu kabul etmemiş ve namazdayken dünyevî meselelerin düşünülmesi küfre düşürmezken, mü’min bir kimsenin düşünülmesinin küfre düşürmeyeceğini ifade etmiştir.[89]

Ubeydullah Ahrâr’ın müritlerinden Mîr Abdülevvel’in, Ahrâr’a hizmet için Nişabur’dan Maveraünnehir’e geldiği zaman önceleri rabıtayı tercih edip, yedi yıl bu usulü yerine getirdiği nakledilir.[90]

Abdurrahman Câmî (898/1492) Serrişte-i Tarîk-i Hâcegân isimli eserinin teveccüh bahsinde rabıta yapılacak şeyhin müşahede makamına ulaşmış, zati tecellilere mazhar, görüldüğünde Allah hatıra gelen kâmil bir zat olmasının lüzumunu vurgulamıştır.[91]

Abdurrahman Câmî’nin talebelerinden Abdülgafûr Lârî der ki:

Bir fakir (kendini kastediyor) bu yola girip meşgul olmak düşüncesi ağır basınca Mevlânâ Câmî hazretlerinin hizmetine gelip zikir tâlimi talep etmiş. Mevlânâ Câmî de ona, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedü’r-Resûlüllah” zikrini telkin etmiş. Ayrıca kendi mübarek sûretini düşünmeyi de (râbıtayı) şart koşmuş…[92]

Tespit ettiğimiz kadarıyla rabıta hakkında detaylı bilgi veren ilk yazılı kaynak, Ali b. Hüseyin Safî Kâşifî Herevî’nin (939/1532) Reşehât-ı Aynü’l-Hayât’ıdır. Eser ağırlıklı olarak Ubeydullah Ahrâr’ın (895/1490) hayatı, tasavvufî görüşleri ve önceki Nakşî büyüklerinin hayatları hakkında bilgi vermektedir.[93]

İmam Rabbânî (1034/1624) Mektûbât isimli eserinin farklı yerlerinde rabıta konusunu ele almaktadır.[94] Örneğin, 187. mektupta hedefe ulaştıran yoların en kısasının rabıta olduğunu dile getirmiş;[95] 190. mektupta zikrederken veli bir zatın şekli görünürse, o görüntünün kalpte muhafaza edilmesini tavsiye etmiş ve veli zatların Allah’a giden yoları gösteren kılavuzlar olduğunu ifade etmiştir.[96] Fakat İmam Rabbânî tarikatta uygulanan bu metodların birer vasıtadan ibaret olduğunu, söz konusu asıl amacın Allah’ın rızasına kavuşmak olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır.[97]

Nakşibendî yolunu seçkin Allah dostlarının tercih ettiği yol olarak nitelendiren[98] Erzurumlu İbrahim Hakkı (1194/1780), Nakşibendî yolunda takip edilen üçüncü yolun kalbî rabıta olduğunu söyler. Erzurumlu İbrahim Hakkı “Onlar, o kimselerdir ki, onları gördüklerinde Allah’ı anarlar.” rivayetini hatırlatarak mürşidin yüzüne bakmanın Allah’ın zikrine götüren bir vesile olduğunu ve rabıta sayesinde müridin istenilen manevi mertebelere ulaşacağını söyler.[99]

b. Halid Bağdâdî’den İtibaren Rabıta

Rabıtanın Nakşibendiyye’nin ilk dönemlerinden beri uygulandığını görmekteyiz. Fakat Halid Bağdâdî’den sonra (1242/1826) rabıta konusu daha detaylı olarak incelenmiş ve rabıtanın farklı uygulamalarından da bahsedilmiştir.[100] Halid Bağdâdî’den itibaren rabıta sistemli bir şekilde ve günlük bir ders olarak uygulanmaya başlamıştır.[101]

Halid Bağdâdî rabıta konusunda müstakil olarak eser yazan ilk müelliftir. Risâletün fî Tahkīki’r-Râbıta veya Risâletün fî İsbâti’r-Râbıta olarak bilinen risale, Halid Bağdâdî’nin yeğeni Esad Sahib tarafından derlenen ve Halid Bağdâdî’nin mektuplarını içeren Buğyetü’l-Vâcid fî Mektûbât-ı Mevlânâ Hâlid isimli eserde de 4. mektup olarak yer almaktadır. Buğyetü’l-vâcid isimli eserde 32. mektupta da râbıtanın nasıl yapılacağı hakkında bilgi verilmektedir.[102]

Halid Bağdâdî’den itibaren râbıta lehinde ve aleyhinde bulunan eserler yazılmıştır. Örneğin Hindistan’da kendisi de bir Nakşibendî müceddidi olan Ahmed Şehid Birîlvî (1246/1831) rabıtaya eleştiriler getirmiştir.[103]

Kuşadalı İbrahim Halvetî (1262/1846) mektuplarında rabıtayı etraflıca ele almıştır. Halvetî tarikatının Cemâliye koluna mensup olan Kuşadalı’nın mektuplarının ana konusu rabıtadır.[104]

İstanbul’da Hâfız Seyyid Hoca (1269/1852) Risâle fî İbtâli’r-Râbıta isimli risalesinde[105] râbıtayı sert bir dille tenkit etmiştir. Söz konusu risalesinde rabıtanın hem bidat hem de şirk olduğu söylemiş ve rabıtayı putperestlik adetlerine benzetmiştir. Bu eleştirilere karşı rabıtayı savunmak amacıyla çeşitli eserler kaleme alınmıştır.[106] Bu eserlerden birisi de Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi’ye (1318/1901) ait olan Aynü’l-Hakîka fî Râbıtati’t-Tarîka’sıdır.[107]

Halid Bağdâdî’nin (1242/1826) halifelerinden olan Taha Hakkârî’nin (1269/1852); onun halifesi Sıbgatullah Arvasi’nin (1287/1866) ve onun da halifesi Abdurahman Tâhî’nin (1304/1886) rabıtanın uygulanışı, faydaları ve dikkat edilmesi gereken hususlar konusunda pek çok değerlendirmeleri bulunmaktadır.[108]

Sıddık Hasan Han Kannevcî (1307/1890) rabıtaya eleştiriler getirmiştir.[109] Tâcü’l-Mükellel adlı eserinde rabıtanın çirkin bir bidat olduğunu savunmuştur. Kannevcî bu görüşünü meşhur müfessir Mahmud Âlûsî’nin (1270/1854) oğlu Nûman Âlûsî’ye yer verdiği bölümde dile getirmektedir. Kannevcî bu görüşünü Şah Veliyyullah Dehlevî’nin (1176/1762) el-Kavlü’l-Cemîl fî Beyâni’s-Sevâi’s-Sebîl’ine ve Muhammed İsmail eş-Şehid’in (1246/1831) es-Sırâtü’l-Müstakîm’ine atıfta bulunmaktadır.[110] Esad Sahib de Kannevcî’nin bu eserine reddiye olarak Nûru’l-Hidâye’sini kaleme almıştır.[111]

Rabıta hakkında yazılan eserlerden birisi de Abdulhakim Arvâsî’nin (1362/1943) Râbıta-i Şerîfe’sidir. Yine Ahmed Hilmi Kûğî tarafından 1979 yılında hazırlanan el-Kelimâtü’l-Kudsiyye li’s-Sâdâti’n-Nakşibendiyye adlı eserde de rabıtanın uygulanmasıyla ilgili geniş açıklamalar bulunmaktadır. Söz konusu eser Sıbgatullah Arvâsî (1287/1866), Abdurrahman Tâhî (1304/1886), Fethullah Verkanisî (1317/1897) ve Muhammed Ziyâeddin’e (1342/1923) ait söz, sohbet ve menkıbelerden derlenmiştir. Eserin içinde Sıbgatullah Arvâsî’ye ait Minah ile Abdurrahman Tâğî’ye ait İşâretler kitabı da mevcuttur.[112]

Rabıta ile ilgili yapılan en kapsamlı çalışmalardan birisi de 1994 yılında heyet tarafından hazırlanan Kur’an ve Sünnet Işığında Râbıta ve Tevessül isimli eserdir. Rabıta aleyhine yazılmış en kapsamlı çalışma Ferit Aydın’ın Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik isimli eseridir. Söz konusu eserinde rabıtanın son zamanlarda ortaya çıktığını, sadece Nakşibendîlere has olduğunu ve Budizm’deki yoga ve meditasyon ürünü olduğunu söylemektedir.[113]

İrfan Gündüz’ün Tasavvufî Bir Terim Olarak Râbıta isimli makalesi; Yavuz Yücel’in 1993 yılında hazırladığı Tasavvuf ve Tarikatlarda Râbıta isimli yüksek lisans tezi; Dilaver Selvi’nin Kur’an ve Tasavvuf isimli doktora çalışmasının ilgili bölümü; Rıfat Okudan’ın İnsânî Bir İnsiyak Olarak Râbıta isimli makalesi; Necdet Tosun’un DİA’daki “Râbıta” maddesi ve Kadir Taşpınar’ın Tasavvufta Mürşid Râbıtası isimli yüksek lisans tezi rabıta hakkında yapılan akademik çalışmalardandır.

3. RABITANIN DELİLLERİ

Rabıtaya dair yazılan eserlerde rabıtanın cevazı ve hatta gerekliliği konusunda delil olarak ayet ve hadisler getirilmekte ve konu insan psikolojisi göz önünde bulundurularak aklî olarak temellendirilmeye çalışılmaktadır. Delil olarak getirilen ayetler üzerinde genişçe duracağımızdan dolayı, burada hadislerden getirilen deliller ve yapılan aklî temellendirmeler üzerinde kısaca durmanın faydalı olacağını düşünmekteyiz.

a. Sünnetten Getirilen Deliller

            Belli vakitlerde mürşidin suretini zihinde canlandırmak anlamında bir rabıta uygulamasını sünnette bulmak mümkün görünmemektedir. Fakat en geniş anlamıyla kişinin kalbini mürşidine bağlaması; onu sevmesi; ona tâbi olması; ona benzemeye çalışması; onun suretini ve sîretini hatırına getirmesinin cevazına, teşvik edilmesine veya emredilmesine dair bazı rivayetler delil olarak getirilmiştir. Bu bağlamda yaratılmışları tefekkür etmeye teşvik eden; müslümanların Hz. Peygamber ve sâlihlerle tevessülünü ifade eden; Allah’ı hatırlatan kimselerin söz konusu edildiği; peygamberleri ve velileri anmanın teşvik edildiği; iyilerle beraberliği ifade eden; Hz. Peygamber’e ve âlimlerin yüzüne bakmanın faziletinin zikredildiği; amellerin niyetlere bağlı oluşunu ifade eden (rabıtanın iyi niyetle yapılıyor olması bağlamında); Hz. Peygamber’i sevmenin teşvik edildiği; Allah için sevmenin faziletinin zikredildiği; müminden istifade edildiğini ifade eden; ilim ehline karşı saygıyı emreden; Hz. Peygamber’in şemailinin tespit edildiği; ümmetin yanlış üzerine icma etmeyeceğini ifade eden (genel itibariyle rabıtanın kabul edilmesi bağlamında); salihlerin kalplerini Allah’ın kabı olarak nitelendiren rivayetler delil olarak getirilmektedir.[114]

b. Aklî Deliller

Rabıtaya Kur’an ve Sünnet’ten deliller getirilmeye çalışıldığı gibi, rabıtanın kişide meydana getirdiği olumlu değişimler göz önünde bulundurularak akli temellendirilmeler yapılmaktadır. Buna göre rabıta Kur’an ve Sünnet’te portresi çizilen kâmil müminle özdeşleşmeyi sağlayacak bir terbiye metodu olarak görülmektedir.

Özdeşleşme ve grup psikolojisinin kişilerin davranış ve tutumlarını değiştirdiği modern ve tecrübi psikolojinin tespit etmiş olduğu bir bulgudur. Rabıta da sadık ve salih şahıslarla özdeşleşme ve onlar gibi olmayı sağlayacak bir yöntem olarak uygulanmaktadır. Özdeşleşme denince ilk akla gelen maddi beraberlik olsa da bunun doğal bir devamı niteliğindeki manevi beraberliğin de aynı sonucu doğuracağı muhakkaktır. Rabıta mürşitle kurulan sevgi bağının sonucu olarak ortaya çıkan daimî beraberliktir. Bu haliyle rabıta, rabıta kurulan şahısla aynileşmeyi sağlamaktadır.[115]

İnsanlar hayranlık duydukları kimselere az veya çok benzemeye çalışırlar. Bu bağlamda hayranlık duyulan kimselerin, karakterlerin şekillenmesinde büyük etkisi vardır. Rabıtaya da bu mekanizmanın sistematize edilmiş hali olarak bakılmaktadır.[116]

İnsanın anne-babasını, çocuklarını, eşini ve yakınları sevmesi ve onları hem sureten hem de sîreten düşünmesi fıtri bir olaydır. Buna tabii rabıta denmektedir.[117] Mutasavvıflar insan fıtratında bulunan bu durumu tasavvufî terbiyeyi sağlamak amacıyla değerlendirmişler ve hedefe Allah dostu kâmil bir insanı koymuşlardır.[118]

B. RABITANIN KUR’ANİ DAYANAKLARI

Tasavvufun pek çok meselesinde olduğu gibi, rabıta hakkında da farklı değerlendirmeler mevcuttur. Bu değerlendirmeler, İslam’ın temel kaynaklarından yola çıkılarak yapılmaktadır. Bu bağlamda değerlendirmelere referans olarak kullanılan kaynakların başında Kur’an ayetleri gelmektedir. Referans olarak kullanılan ayetlerin tespit edilip değerlendirilmesi, kendisi hakkında verilen hükümlerin değerlendirilmesi açısından önemlidir. Bu başlık altında buna katkı sağlamak amacıyla rabıtanın lehinde ve aleyhinde kullanılan ayetler tespit edilip, değerlendirilmeye çalışılacaktır.

1. RABITANIN LEHİNDE GÖRÜLEN AYETLER

a. Sadıklarla Beraberliği Emreden Ayet

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmek sakının ve sâdıklarla (doğrularla) beraber olun.”[119]

Bu ayet ve rabıta ile ilgili görülen ayetler özellikle Halid Bağdâdî’den (1242/1826) sonra rabıtaya delil olarak yorumlanmıştır.[120] Halid Bağdâdî, tasavvuf büyüklerinin rabıtaya bu ayeti delil getirdiklerinden bahsetmekte ve Ubeydullah Ahrâr’ın (895/1490) söz konusu yorumunu nakletmektedir.[121] Ubeydullah Ahrâr bu ayetin tefsirinde şunları söylemektedir:

“Sâdıklarla olmak iki türlü olur: Birincisi zâhiren sadıklarla olmaktır. Zâhiren sıdk ehliyle olmak, kişinin bâtınının onların ahlâk ve sıfatlarının nurlarıyla münevver bir hale gelmesiyle gerçekleşir.

İkincisi mânen sadıklarla birlikte olmaktır. Bu, bâtın yolundan onlara kalbin bağlanmasıyla gerçekleşir. Onlar vasıta olmayı hak etmiş kimselerdir. Devamlı onlarla aynı mecliste olmak ve zâhir gözleriyle onları seyretmekten çekinmek gerekir. Bunun yerine onlarla dâimî sohbet (her yerde birlikte olmak) keyfiyetini elde ederek şekilden mânaya geçmek lâzımdır. Tâ ki gönül gözüyle onları seyredip sır ile meclislerinde bulunulsun. Buna özenle devam edildiği zaman onların sırrı ile sufinin sırrı arasında bir ilişki ve birleşme olur. Böylece onlarda hâsıl gerçek gaye sufinin hakikatinde de gerçekleşmiş olur.”[122] 

Ubeydullah Ahrâr’ın bu ayeti yorumu bağlamında Abdülmecid Hânî’nin (1318/1900) Hadâiku’l-Verdiyye’sinde şunlar kaydedilmektedir:

“Yüce Allah insana sohbetle (beraber olmakla) hem etkilenme hem de etkileme özelliği vermiştir. Bu yüzden, “Sadıklarla beraber olun” diye emredilmiştir. Buna göre haller kazanmak için sohbetten daha çekici ve faydalı bir iş yoktur…”[123]

İsmail Hakkı Bursevî (1137/1725) bu ayette geçen sâdıklardan muradın Allah’a ulaştıran yoları gösteren kâmil mürşitler olduğunu söyler. Bursevî’ye göre onları seven ve onların hizmetinde bulunan bir salik, onlara olan muhabbetiyle, onların terbiyesiyle ve velayetlerinin kuvvetiyle Allah’a giden yolda mertebeleri kateder ve mâsivâdan yüz çevirir.[124]

Bu ayetle beraber şu ayetler de delil olarak kullanılmaktadır:[125]

“(İyi) kullarımın arasına gir. Cenetime gir.”[126]

“… beni rahmetinle sâlih kullarının arasına kat!”[127]

“İman edip de sâlih amel işleyenler var ya, biz onları mutlaka sâlihler arasına sokacağız.”[128]

b. Peygamberlere ve Sâlihlere İttibâyı Emreden Ayetler

Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”[129]

İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır.”[130]

“…Bana yönelenlerin yoluna uy…”[131]

De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.  Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”[132]

Halid Bağdâdî (1242/1826) son ayeti de (Âl-i İmrân, 3/31) rabıtaya şu şekilde delil olarak göstermektedir:

“Zira tâbi olmak, tâbi olunan kimseyi gerçekten görmeyi ya da onu hayal etmeyi/düşünmeyi gerektirir. Aksi halde tâbi olmak sayılmaz.”[133]

Buna göre sufiler bu ayetten “Beni düşünün, bana uymak niyetiyle yaptığınız işlerde beni hayale getirin” anlamını, yani “bana râbıta yapın” anlamını çıkarmaktadırlar.[134]

c. Ribat ve Murâbatanın Emredildiği Ayetler

“Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun (rabıtalı bulunun) ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.”[135]

Bu ayette geçen ribât ve murâbata emrinin de bazı sufiler tarafından rabıtaya delil olarak gösterildiğini görmekteyiz.[136] Fakat genellikle bu ayetteki ribât emri, daha çok nöbet tutmak, sınır boylarında düşmanı gözetlemek ve verilen emri yerine getirmek gibi anlamlara hamledilmektedir.[137] Bazı hadislerde ise, ribât bir namazdan sonra diğer namazı beklemek olarak anlamlandırılmıştır.[138] Hem söz konusu hadisler hem de bazı müfessirlerin bu ayetteki “râbitû” ifadesini Allah’ı hatırlatan ve ona ait olan şeylere kalbi bağlama, ruhani şeylerle alaka kurma şeklinde yorumlamaları,[139] rabıtayı delillendirmeye çalışan sufilere cesaret vermiştir.

d. Tevessülü Emreden Ayet

Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.[140]

Halid Bağdâdî (1242/1826) bu ayetle ilgili şunları söylemektedir:

“Şayet “Bu âyet-i kerimede geçen “vesile”den maksat, râbıta değildir” denilirse, biz de şöyle deriz: “Ayet-i kerimede “vesile”den kastedilen mana umumidir/geneldir. Ayette vesile aramak emredildiğine göre, rabıta da vesilelerin en faziletlisi, üstünüdür. Çünkü Allah Teâlâ’ya ulaşmakta en büyük vesile ya Hz. Peygamber’dir (sallallahu aleyhi vesellem) veya onun vekili olan kimselerdir (kâmil mürşidlerdir).”[141]

Bursevî (1137/1725) bu ayette açıkça vesileye yapışma emrinin söz konusu olduğunu ifade etmektedir. Bu ayetten yola çıkarak vesile olmadan Allah’a ulaşmanın mümkün olmadığını söylemektedir. Bursevî’ye göre, bu ayette söz konusu olan vesile de hakikat âlimleri ve tarikat şeyhleridir.[142]

Muhammed b. Abdullah Hânî (1279/1862), Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî (1311/1893) ve Muhammed Esad Erbîlî (1349/1931) de bu ayetten yola çıkarak rabıtanın bu ayette emredilen vesile kapsamında ele alınabileceğini söylemişlerdir.[143]

e. Hz. Yusuf’un Gördüğü Bürhan Ayeti

 “Andolsun, kadın ona (göz koyup) istek duymuştu. Eğer Rabbinin burhânını (delilini) görmemiş olsaydı, Yusuf da ona istek duyacaktı. Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.[144]

Bu ayet Halid Bağdâdî’nin (1242/1826) rabıtaya delil olarak sunduğu ayetlerden birisidir. Bağdâdî bu ayetin delil olmasıyla ilgili şunları söylemektedir:

“… mealindeki ayeti celilenin tefsirinde, ruhani tasarruf ve imdada işaret olduğunu, müfessirlerin çoğu açıkça söylemişlerdir. Müfessirlerin çoğunluğuyla aynı görüşte olanlardan biri de “Keşşaf” tefsirinin sahibidir. Bu zat mu’tezili olmakla birlikte der ki:

“Ayetteki “burhan” kelimesi şöyle tefsir edilmiştir: Yusuf (as) kadına yaklaşmak isterken “sakın sakın” diye ses işitti.

Hz. Yusuf (as) bu sese aldırış etmedi. Sesi ikinci sefer işitti yine önem vermedi. Üçüncü sefer “ondan yüz çevir” diye işitti. Bu söz de kendisine tesir etmeyince, Yakub’un (as) sureti “parmağının ucunu ısırır bir halde Yusuf’a göründü. Bazıları da Hz. Yakub (as) Hz. Yusuf’un (as) göğsüne eliyle vurduğunu nakleder. Bu hususta başka rivayetler de mevcuttur.”[145]

Görüldüğü gibi Halid Bağdâdî, tefsirlerin çoğunda nakledilen bu rivayetin sıhhatini kabul ederek rabıtaya delil olarak getirmektedir. Çünkü ona göre, bu rivayet ruhani tasarruf ve imdada[146] işaret etmektedir. Fakat Zemahşerî (538/1144) söz konusu ayetin tefsirinde bu rivayeti ve daha başka rivayetleri de naklettikten sonra, bu ve benzeri rivayetlerin Allah’a ve peygamberlere iftira atan kimseler tarafından uydurulduğunu söylemektedir. Çünkü bu rivayetlere göre Hz. Yusuf zina gibi çok çirkin bir günaha girmiş ve ancak birkaç ikazdan sonra o günahtan vazgeçmiştir. Hâlbuki ayetin hemen devamında onun tevbe veya istiğfar ettiğine değil; onun ihlasa erdirilmiş bir kul olduğu övgüsü yer almaktadır. Bu durum da bu rivayette anlatılan durumun söz konusu olmadığının göstergesidir.[147]

Fahreddin Râzî de (606/1210) bu ayetin tefsirinde Hz. Yusuf’un zina gibi bir günahı işlemekten uzak olduğunu savunmaktadır. Çünkü ilk olarak, zina bir peygamberin uzak olması gereken çok büyük bir günahtır. İkincisi böyle bir günaha girmeye teşebbüs etmiş olsaydı, tevbe etmesi ve bu tevbenin Kur’an’da yer alması gerekirdi. Üçüncüsü, -Hz. Yusuf dâhil- olayla ilgili herkes onun bu olayda günahsız olduğuna şahitlik etmektedir. Râzî bu şahitliğe İblis’i de şu ayeti delil göstererek ortak etmektedir: “İblis “Senin şerefine andolsun ki içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, elbette onların hepsini azdıracağım” dedi.”[148] Hz. Yusuf da bu ayetin devamında ihlasa erdirilmiş kul olarak nitelendirilmiştir.[149] Râzî de söz konusu rivayetleri naklettikten sonra, bu rivayetlere red sadedinde “Binâenaleyh biz, dini hususlarda sapmaktan ve yakini elde etmek hususunda çaresiz kalmaktan Allah’ın bizi korumasını isteriz. İşte bu konudaki sözümüz, özetle bundan ibarettir.” demektedir.[150]

Bazı yazarlar söz konusu rivayetlerin peygamberlerin ismet sıfatı zedelenmeden de tevil edilebileceğini ve bu rivayetlerin rabıtaya delil olabileceğini söylerler.[151] Onlara göre bu rivayet, Allah’ın dilediği zaman, katında derecesi yüksek olan birtakım kulları vasıtasıyla yardım edebileceğine işarettir.[152]

f. Peygamberleri Hatırlamayı Emreden Ayetler

“Güçlü ve basiretli kullarımız İbrahim’i, İshak’ı ve Yakub’u da hatırla.”[153]

“İsmail, Elyesa ve Zülkifl’i de hatırla. Onların her biri iyi kimselerdi.”[154]

Bu ve benzeri ayetlerde peygamberlerin hatırlamasına dair emirler, rabıtaya delil olarak sunulmuştur. Çünkü rabıtada da salih kimseleri anma ve hatırlama söz konusudur. Durum böyleyken, rabıtanın caiz olmamasının mümkün olmadığı söylenmektedir.[155]

g. Yaratılmışları Tefekküre Sevkeden Ayetler

“Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler…”[156]

“Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza…”[157]

Bu iki ayet ve tefekkürü emreden ayetler[158] mürşidi düşünmek anlamına gelen rabıtanın en azından cevazına delil olarak kullanılmaktadır. Buna göre görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan mürşitleri, yokluklarında hayal etmek ve onlara rabıta yapmak da bu ayetin kapsamında ele alınmaktadır.[159]

h. Salavâtı Emreden Ayet

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.”[160]

Rabıtaya delil olarak getirilen ayetlerden birisi de Hz. Peygamber’e salât ve selâmı emreden ayettir. Buna göre Hz. Peygamber’e salât ve selam, kalbin ona teveccühünü; onu tasavvur ve tahayyülü ve ona bağlanmasını sonuç vermektedir. Bu da Hz. Peygamber ile kurulan rabıta anlamına gelmektedir. Buna göre Allah, kullarına Hz. Peygamber ile münasebet kurma yolunu öğretmek için salavâtı emretmiştir.[161]

2. RABITANIN ALEYHİNDE GÖRÜLEN AYETLER

 “Dikkat edin, halis din Allah’ındır; O’nu bırakıp da putlardan dostlar edinenler: “Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” derler. Doğrusu Allah ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola eriştirmez.”[162]

“Onlar, Allah’ı bırakarak, kendilerine fayda da zarar da veremeyen putlara taparlar: “Bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” derler. De ki: “Göklerde ve yerde, Allah’ın bilmediği bir şeyi mi O’na haber veriyorsunuz?” Allah, onların ortak koşmalarından münezzeh ve yücedir.”[163]

“Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım isteriz.”[164]

“Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa salih amel işlesin ve ona yaptığı kullukta kimseyi ortak etmesin”[165]

“Sakın Allah’a ortak koşanlardan olma. Allah’ı bırakıp da sana ne fayda ne de zarar verebilecek olan şeylere yalvarma.”[166]

“Öyleyse sakın Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun.”[167]

“Şüphesiz mescitler Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin.”[168]

De ki: “Kara ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye O’na gizli gizli yalvarır yakarırsınız. De ki: Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da O’na ortak koşarsınız.”[169]

“Gemilerin denizde Allah’ın lütfuyla yürüdüğünü görmez misin? Allah böylece size varlığının delillerini gösterir. Bunlarda, pek sabırlı ve çok şükreden kimselerin hepsine dersler vardır. Dağlar gibi dalgalar insanları kuşattığı zaman, dini tamamen Allah’a has kılarak O’na yalvarırlar; onları karaya çıkararak kurtardığında, içlerinden bir kısmı doğru yolda kalır. Zaten ayetlerimizi bilerek ancak hain nankörler inkâr eder.”[170]

“Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamıyacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de, istenen de aciz! Allah’ı gereği gibi değerlendiremediler. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür.”[171]

“Allah’ı bırakıp taptığınız, sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka bir şey değildir. Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir. Hüküm vermek ancak Allah’a aittir; kendisinden başkasına değil, O’na tapmanızı emretmiştir. Bu, dosdoğru dindir, fakat insanların çoğu bilmezler”[172]

“De ki: “Allah’tan başka tanrı olduğunu sandıklarınızı çağırın; sizin bir sıkıntınızı gidermeye ve onu değiştirmeye güçleri yetmez.” Taptıkları putlar Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar. O’nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Zira Rabbinin azabı korkmağa değer.”[173]

 “Allah her şeyin yaratanıdır. O her şeye Vekil’dir. Göklerin ve yerin kilitleri O’nundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, işte onlar hüsrandadırlar. De ki: “Ey cahiller! Bana, Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emredersiniz?” And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuştur: “And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.” “Hayır; yalnız Allah’a kulluk et ve şukredenlerden ol.” Onlar Allah’ı gereği gibi değerlendiremediler. Bütün yeryüzü, kıyamet günü O’nun avucundadır; gökler O’nun kudretiyle dürülmüş olacaktır. O, putperestlerin ortak koşmalarından yüce ve münezzehtir.”[174]

 “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih’i rableri olarak kabul ettiler. Oysa tek Tanrı’dan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. Ondan başka tanrı yoktur. Allah, koştukları eşlerden münezzehtir.”[175]

Rabıta hakkındaki eleştirilerin Halid Bağdâdî’den (1242/1826) itibaren başladığını söyleyebiliriz. Çünkü Ubeydullah Ahrâr’ın (895/1490) müritlerinden Mevlânâzâde Ferketî’nin namazda râbıta yapmanın insanı küfre götürebileceğine dair endişesi hâriç, rabıta aleyhine herhangi bir kayda rastlamamaktayız.[176]

Rabıtayı eleştirenler, genellikle İslam’ın en temel ilkesi olan tevhide vurgu yapmakta ve rabıtayı yukarıdaki ve benzeri ayetlerden yola çıkarak şirk olarak nitelendirmektedirler.[177] Sufiler ise rabıtanın eşini seven bir kişinin gıyabında onu düşünmesi gibi fıtri bir hal olduğunu söylemişlerdir. Bu sebeple bazı sufiler rabıtaya şeyhe tam bir muhabbet şeklinde bir tanımlama getirmişler ve rabıta için özel bir gayret göstermenin gerekli olmadığını, muhabbetin yeterli olduğunu, zaten sevenin sevdiğini düşüneceğini belirtmişlerdir.[178]

Selçuk Eraydın, râbıtanın tamamen fitri bir olay olduğunu ve şirk sayılamayacağını şu sözleriyle ifade etmektedir:

“… Beşerî münâsebetlerimizde râbıtanın son derece yaygın ve müessir olduğunu bildiğimiz halde, onun bir disiplin olarak karşımıza çıkmasına itiraz edebiliriz…

Kısaca ifâde etmek gerekirse râbıta psikolojik bir vâkıadır; bütün münâsebetlerimizde onunla birlikte yaşarız; fakat bir disiplin, bir terbiye usûlü olarak karşımıza çıkınca da, şirk kokusu hisseder ve îtiraz ederiz.”[179]

Yukarıdaki ayetlerden yola çıkılarak tevessül ve dolayısıyla rabıta reddedilmektedir. Hâlbuki mutasavvıflara göre, bu ayetlerde reddedilen kimseler Allah’tan başka putları ilah edinen; bu putları Allah’ın rububiyetinde ortak gören ve o putlara ibadet ettiklerini açıkça ifade eden putperestlerdir. Bunlar Allah’tan başka rabler kabul edip onlara ibadet etmektedirler. Yaptıları bu ibadeti de yakınlığa vesile olarak görmektedirler. Hâlbuki tevessülde bulunulan kimseye ibadet söz konusu değildir.[180] Bu yüzden bu ayetleri arz etmeye çalıştığımız rabıta uygulamasına tatbik etmek müşkil görünmektedir.

Sufilere göre Allah’a yaklaşmak için vesile ve vasıta kullanmak dinde var olan bir durumdur. Örneğin, Allah’a ibadet maksadıyla Kâbe’ye dönülmekte; Allah’a kulluk ve Hz. Peygamber’e uyma amacıyla da Hacerülesved öpülmektedir. Yani Kâbe ve Hacerülesved Allah’a kulluğa bir vasıta olarak kullanılmaktadır. Hâlbuki bir kimse Kâbe’ye ya da Hacerülesved’e ibadet ettiğini düşünerek bunları yaparsa, putperest müşrikler gibi olur. Böyle bir benzerlikten yola çıkarak vasıta kullanan herkesi müşrik olarak nitelendirmek mümkün değildir.[181]

Mutasavvıflar söz konusu ayetlerde anlatılan aracılığın, tevessül ile ilgisi olmadığını savunmaktadırlar. Onlara göre, kişiye yapılan tevessül, aslında o kişinin amellerine yapılan tevessüldür.[182] Ayrıca burada o şahsa ibadet söz konusu değildir. Söz konusu olan durum, o şahsın yaptığı güzel amellerden yola çıkılarak, kendisine duyulan hürmet hissidir. Hürmet de dinde var olan bir durumdur. Mutasavvıflar buna dair Kur’an’da peygamberlere hürmet etmeyi emreden ayetleri delil olarak getirmektedirler:[183]

“Hani meleklere “Âdem için saygıyla eğilin” demiştik, onlar da saygı ile eğilmişlerdi. Yalnız iblis saygı ile eğilmemiş ‘Hiç ben, çamur halinde yarattığın kimse için saygı ile eğilir miyim?’ demişti.”[184]

“Ana babasını tahtın üzerine çıkardı. Hepsi ona (Yusuf’a) saygı ile eğildiler…”[185]

“Ey iman edenler! Allah ve Resûlünün önüne geçmeyin…”[186]

“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber’in sesinin üstüne yükseltmeyin…”[187]

“Ey iman edenler! Peygamber’in sizi çağırmasını, aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın…”[188]

Rabıtayı eleştirenlerin bir kısmı sufilerin rabıtayı bir ibadet olarak yaptıklarını düşünmektedir. Onlara göre ibadet ancak Kur’an ve Sünnet ile belirlenebileceğinden rabıta uygulaması bir bidattır. Sufiler ise rabıtayı bir ibadet olarak görmediklerini ifade etmişlerdir. Onlara göre rabıta mürit ile şeyh arasında muhabbet ve feyiz alışverişine vasıta olacak bir metottan ibarettir. [189] Hayrettin Karaman da bu konudaki görüşlerini şu şekilde ifade etmektedir:

“Rabıta, zikirden önce veya günün uygun zamanlarında müridin (tarikat eğitimi gören kimsenin) şeyhini (mürşidini) hatırlamasıdır. Uzun tartışmalara konu olan râbıta bir ibadet değildir, tasavvufta bir eğitim tekniğidir. Amacının dışına çıkarılır ve şirke vardırılırsa çok sakıncalı olur, amacının içinde kalırsa (yani şeyhi hatırda tutarak ondan meşru ölçüler içinde istifade etmeye; ilminden, ahlakından, güzel hallerinden yararlanmaya, onu özümsemeye yönelik bir teknik olursa) sakıncası olmayabilir.”[190]

SONUÇ

Tasavvufi eğitim için uygulanan metotlardan biri de rabıtadır. Rabıta müridin şeyhiyle kurduğu manevi bağdır. Bu bağı kurmak için şeyhin şeklinin tasavvur edilmesi yöntemi de belli bir dönemden sonra uygulanmaya başlanmıştır. Bu yöntem Halid Bağdâdî’den (1242/1826) sonra Nakşibendî tarikatında günlük bir ders olarak uygulanagelmiştir. Hemen hemen bütün tarikatlarda manasına rastlayabileceğimiz rabıta, özellikle Nakşibendilikte ön plana çıkmıştır.

Rabıta tarikatta önemli bir terbiye metodu olarak uygulansa da kendisine bir vesile gözüyle bakılmakta ve belli bir mesafe katedildikten sonra yasaklanmaktadır. Rabıtadan gaye, rabıta-i huzûra varmaktır. Bu da müridi manevi terbiyeden geçiren mürşitle kurulan rabıta-i mürşide bağlanmıştır. Rabıta sayesinde otokontrol sağlanmaya çalışılır. Rabıtanın uygulanış şekli, onu bir eğitim aracı olarak kullanan mürşidin içtihadına göre değişebilmektedir. Asıl gaye mürşitle kurulması istenen sevgi bağıdır.

Rabıta lehinde ve aleyhinde pek çok ayet delil olarak kullanılmıştır. Bu ayetleri incelediğimiz zaman şu sonuçlara varabiliriz:

  1. Lehinde kullanılan ayetlerden yola çıkılarak, bugünkü anlamıyla bir rabıta uygulamasını açıkça bulmak mümkün görünmediği gibi; rabıtayı çirkin bir bidat ve şirk unsuru olarak görmek de mümkün değildir.
  2. Lehinde kullanılan ayetlere bakıldığı zaman bir kimsenin mürşidini sevmesinin ve onu örnek almasının teşvik edildiğini; bunu teşvik eden ayetler göz önünde bulundurulduğunda da mürşidin şeklinin hatıra getirilmesinin mahzursuz olduğunu söyleyebiliriz.
  3. Rabıtanın şirk olduğunun ispatı sadedinde kullanılan ayetlere baktığımız zaman, bu ayetlerin putperest müşriklerden bahsettiğini görmekteyiz. Bu ayetlerde putlara ibadet söz konusu olduğundan, bunu keyfiyetinden bahsettiğimiz râbıta ile özdeşleştirmek mümkün görünmemektedir.
  4. Rabıta, rabıtayı uygulayanların ve bunu ortaya atanların anlattığı şekilde, bir eğitim metodu olarak uygulanırken; aleyhinde söz söyleyen kimselerin endişeleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu bağlamda getirilen eleştiriler, rabıtayla ilgili bazı yanlış uygulamaların tashih edilmesi açısından önem arz etmektedir.

KAYNAKÇA

ABDULBAKİ, Muhammed Fuad, el-Mu’cemü’l-Müfehres li Elfâzi’l-Kur’âni’l-Kerîm, Dâru’l-Hadîs, Kahire 2001.

ALTUNTAŞ, Halil ve Muzaffer Şahin (haz.), Kur’an-ı Kerim Meâli, 6. Baskı, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara 2010.

ARVÂSÎ, Sıbgatullah, Minah, der. Mevlânâ Halid Şirvânî Ölekî, trc. Siraceddin Önlüer-Hüseyin Okur, Semerkand, İstanbul 2012.

ATEŞ, Süleyman, İslam Tasavvufu, Yeni Ufuklar Neşriyat, İstanbul 2004.

AYDIN, Ferit, Tarîkatta Râbıta ve Nakşibendilik, Süleymaniye Vakfı Yay., İstanbul 2000.

BAĞDÂDÎ, Halid, Halidiyye Risâlesi, trc. A. Suat Demirtaş, Semerkand Yay., İstanbul 2011.

BAYINDIR, Abdülaziz, Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış, Süleymaniye Vakfı Yay., İstanbul 1997.

BİRÎFKÂNÎ, Nûreddin, el-Budûru’l-Celiyye, cem’ ve thk. Vahîdüddin Birîfkânî, Yayınevi belirtilmemiş, Basım yeri belirtilmemiş 1986.

BURSEVÎ, İsmail Hakkı, Tefsîru Rûhi’l-Beyân, C. 1-10, Matbaa-i Osmâniyye, Dersaâdet 1330.

CÂMÎ, Abdurrahman, Evliya Menkıbeleri, trc. ve şerh Lâmiî Çelebi, haz. Süleyman Uludağ ve Mustafa Kara, Pinhan  Yay., İstanbul 2011.

CEBECİOĞLU, Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, 5. Basım, Ağaç Kitabevi Yay., İstanbul 2009.

CEVHERÎ, Ebû Nasr İsmail b. Hammâd Fârâbî, es-Sıhâh: Tâcu’l-Lüğa ve Sıhâhu’l-Arabiyye, C. 6, 4. Basım, Daru’l-İlmi Ve’l-Melâyîn, Beyrut 1990.

ELMALILI, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, C. 1-10, Eser Neşriyat Dağıtım, İstanbul 1979.

ERAYDIN, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, M.Ü.İ.F. Vakfı Yay., İstanbul 2011.

ERZURUMÎ, İbrahim Hakkı, Mârifetnâme, Çelik Yay., İstanbul 2012.

EŞREFOĞLU RÛMÎ, Müzekki’n-Nüfûs, haz. Abdullah Uçman, İnsan Yay., İstanbul 2015.

GAZÂLÎ, Ebû Hâmid Muhammed, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, C. 1-4, Sıtkı Gülle (çev.), Huzur Yayınevi, İstanbul 2008.

GÜNDÜZ, İrfan, “Tasavvufî Bir Terim Olarak Râbıta”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 7-10, İstanbul 1995, s. 243-274.

HÂNÎ, Abdülmecid, Hadâiku’l-Verdiyye (Nakşî Şeyhleri), trc. Mehmet Emin Fidan, Semerkand Yay., İstanbul 2011.

HASENÎ, Muhammed b. Alevî Mâlikî, Mefâhîm-Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, trc. Hasan Ali Yaşar, Netform Matbaacılık, basım yeri ve tarihi belirtilmemiş.

HAYDARÎ, İbrahim Fasih, Büyük Doğuş – Mecdü’t-Tâlîd, trc. Eser Sazak, Semerkand, İstanbul 2011.

HOCA, Hafız Seyyid, Risâle fî ibtâli’r-Râbıta, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi, Genel, nr. 6941, ek-8.

İBN MANZÛR, Ebu Fazl Cemalüddin b. Mükerrem, Lisânü’l-Arabi’l-Muhît, C. 1-6, Dâru’l-Maârif, Kahire 1981.

KAHHÎ, Hasan Hilmi, es-Sifru’l-Esnâ fi’r-Râbiteti’l-Hüsnâ, Dârü’n-Nu’mân li’l-Ulûm, Dımeşk 1998.

KARAMAN, Hayrettin, “Râbıta”, http://www.hayrettinkaraman.net (4 Haziran 2013)

KEZNÎ, Muhammed Ahmed Mustafa, eş-Şeyh Nûreddîn el-Birîfkânî- Hayatuhû, Âsâruhû, Şi’ruhû, en-Nâşiru’l-Arabî, Kahire 1983.

KUL, Hasan Hüseyin, “Mustafa Fevzi Bin Nu’man ve Kitâbu İsbâti’l-Mesâlik fî Râbitati’s-Sâlik Adlı Eserindeki Tasavvufî Görüşleri”, (Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007)

MUSTAFA, İbrahim ve Diğerleri, el-Mu’cemu’l-Vasît, 2. Baskı, Çağrı Yay., Basım yeri ve tarihi belirtilmemiş.

MUTÇALI, Serdar, Arapça- Türkçe Sözlük, Dağarcık Yay., İstanbul 1995.

MÜSLİM, Ebu’l-Hüseyin b. Haccâc, Sahîhu Müslim, Beytu’l-Efkâri’d-Düveliyye, Riyad 1419/1998.

OKUDAN, Rifat, “İnsanî Bir İnsiyak Olarak Râbıta”, Tasavvuf İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, S. 10, Ankara 2003, s. 201-218.

ÖZTÜRK, Yaşar Nuri, Kur’an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, 1. Baskı, Fatih Yayınevi Matbaası, İstanbul 1979.

ÖZTÜRK, Yaşar Nuri, Tasavufun Rûhu ve Tarîkatler, Sidre Yay., İstanbul 1988.

RÂZÎ, Fahreddin, Tefsîru’l-Fahri’r-Râzî, C.1-32, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1981.

SAFÎ, Ali b. Hüseyin, Reşehât (Hayat Pınarından Can Damlaları), Sadeleştiren. Mustafa Özsaray, Semerkand, İstanbul 2012.

SAHİB, Esad, Mektubat-ı Mevlana Halid, Dilaver Selvi ve Kemal Yıldız (haz.), Sey-Tac Yay., İstanbul 2008.

SARMIŞ, İbrahim, Şeytan Üçgeni (Bid’at-Tevessül-Şefaat), Düşün Yay., İstanbul 2011.

SARMIŞ, İbrahim, Tasavvuf ve İslam, Ekin Yay., İstanbul 2008.

SELVİ, Dilaver, Kur’ân ve Tasavvuf, Hoşgörü Yay., İstanbul 2012.

SERHENDÎ, Ahmed Fârûkî, Mektûbât Tercümesi, C.1, 5. Baskı, trc. Hüseyn Hilmi Işık, Hakîkat Kitâbevi Yayınları, İstanbul 2008.

SÜHREVERDÎ, Şihâbüddin, Gerçek Tasavvuf (Avârifü’l-Meârif), trc. Dilaver Selvi, Semerkand Yay., İstanbul 2011.

TÂHÎ, Abdurrahman ve Muhammed Diyâuddin, İşaretler, haz. Mehmet Ildırar, Sey-Tac Yay., İstanbul 2003.

TAŞPINAR, Kadir, “Tasavvufta Mürşid Râbıtası”, (Yüksek Lisans Tezi, Rize Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2010)

TOSUN, Necdet, Bahâeddîn Nakşbend Hayatı, Görüşleri, Tarîkatı, 4. Baskı, İnsan Yay., İstanbul 2012.

TOSUN, Necdet, “Râbıta”, DİA, C. 34, TDV Yay., İstanbul 2007.

TİRMİZÎ, Ebû İsa Muhammed b. İsa, el-Câmiu’l-Kebîr, C. 1-6, Dâru’l-Ğarbi’l-İslâmî, Beyrut 1996.

ULUCAN, Mahmut, “Nûreddin Birîfkânî’nin Hayatı, Eserleri ve Tasavvufî Görüşleri”, (Yüksek Lisans Tezi, Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2012)

ULUCAN, Mahmut, “Râbıtanın Kur’ânî Referansları”, (Doktora Seminer Ödevi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013)

USTA, Niyazi, Menzil Nakşiliği, Töre Yay., Ankara 1997.

YAVUZ, Yusuf Şevki, “İstimdad”, DİA, C. 23, T.D.V. Yay., İstanbul 2001.

YILDIRIM, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, 2. Baskı, T.D.V. Yay., Ankara 2009.

YILMAZ, Hasan Kamil, İslam Tasavvufu, Altınoluk Yay., İstanbul 1996.

ZEBÎDÎ, Muhammed Murtaza Hüseynî, Tâcu’l-Arûz min Cevâhiri’l-Kāmûs, C. 1-40, Matbaatu Hukûmeti’l-Kuveyt, Kuveyt 1965.

ZEMAHŞERÎ, Cârullah Ebu’l-Kâsım Mahmud b. Ömer, el-Keşşâf an Hakâiki Ğavâmidi’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Akâvîl fî Vucûhi’t-Te’vîl, C.1-6, Mektebetü’l-Abîkân, Riyâd 1997.

ZÛBÎ, Memdûh (haz.), Mu’cemu’s-Sûfiyye, Dâru’l-Cîl, Beyrut 2004.

[1] Bu çalışma Mahmut Ulucan’ın doktora seminer ödevinden [Mahmut Ulucan, “Râbıtanın Kur’ânî Referansları”, (Doktora Seminer Ödevi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2013)] üretilmiştir.

[2] Dicle Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Tasavvuf Yüksek Lisans Mezunu. E-posta: [email protected]

[3] Tosun, “Râbıta”, s. 378.

[4] Zebîdî, s. 304; Mustafa, s. 369-370; Mutçalı, s. 305.

[5] Zebîdî, C. 19, s. 298; İbn Manzûr, C. 3, s. 1560; Cevherî, C. 3, s. 1127.

[6] Abdulbaki, s. 368. Söz konusu ayetler şunlardır:

Kalkıp da Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilah demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz… dediklerinde onların kalplerine kuvvet (rabıta)  vermiştik.(Kehf, 18/14)

“Musa’nın anasının kalbi bomboş kaldı. Eğer biz (çocuğu ile ilgili sözümüze) inancını koruması için kalbine güç (rabıta) vermeseydik, neredeyse bunu açıklayacaktı.” (Kasas, 28/10)

“Hani (Allah) kendi tarafından bir güvenlik olarak sizi hafif bir uykuya daldırıyor; sizi temizlemek, sizden şeytanın vesvesesini gidermek, kalplerinizi pekiştirmek (kalplerinize rabıta vermek) ve ayaklarınızı sağlam bastırmak için üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu. (Enfâl, 8/11)

“Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihat için) hazırlıklı ve uyanık olun (rabıtalı bulunun)  ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmrân, 3/200)

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez.” (Enfâl, 8/60)

[7] Kehf, 18/14; Kasas, 28/10; Enfâl, 8/11.

[8] İbn Manzûr, C. 3, s. 1561; Zebîdî, C. 19, s. 302; Elmalılı, C. 5, s. 3231.

[9] Âl-i İmrân, 3/200; Enfâl, 8/60.

[10] İbn Manzûr, C. 3, s. 1560-1561; Zebîdî, C. 19, s. 298-299.

[11] Hadisler için bkz. Müslim, “Tahâret”, 41; Tirmizî, “Tahâret”, 39.

[12] Cebecioğlu, s. 507. Rabıta hakkında yapılan tanımlar için bkz. Bağdâdî, s. 50-51; Sahib, s. 116; Haydarî, s. 54, 56; Tâhî, s. 53; Öztürk, Tasavufun Rûhu ve Tarîkatler, s. 167; Gündüz, s. 247-248; Okudan, s. 202-203; Zûbî, s. 174-175; Ünlü, s. 17-21.

[13] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun., Bahâeddîn Nakşbend, s.  315.

[14] Cebecioğlu, s. 507.

[15] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 317.

[16] Tosun, “Râbıta”, s. 378.

[17] Hânî, s. 592.

[18] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun., Bahâeddîn Nakşbend, s. 315; Taşpınar, s. 57.

[19] Haydarî, s. 54-55.

[20] Cebecioğlu, s. 507; Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316-317; Yılmaz, s. 504; Kahhî, s. 75-76, 122-123. Nakledildiğine göre Bahâeddin Nakşbend (791/1389), suretine teveccüh ederek rabıta yapan müridinde manevi bir hal meydana gelince “Bana teveccüh etmeyi bırak, o hale yönel. Çünkü mâsivadan sıyrılıp gaybet haline ulaşma zamanı, vüsûl ve şühûda ulaşma zamanıdır” demiştir. Bkz. Haydarî, s. 55.

[21] Kahhî, s. 75.

[22] Bağdâdî, s. 52.

[23] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Taşpınar, s. 59.

[24] Cebecioğlu, s. 507. Ayrıca bkz. Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 317; Taşpınar, s. 59-67.

[25] Eşrefoğlu Rûmî, s. 513.

[26] Hayatı hakkında geniş bilgi için bkz. Keznî, s. 3-66; Ulucan, s. 1-76.

[27] Keznî, s. 79; Ulucan, s. 161.

[28] Birîfkânî, s. 32; Ulucan, s. 161.

[29] Keznî, s. 75; Ulucan, s. 161.

[30] Örnekler için bkz. Taşpınar, s. 59-67.

[31] Örneğin bkz. Tosun, “Râbıta”, s. 378; Taşpınar, s. 84-86.

[32] Sahib, s. 115-116; Haydârî, s. 55-56. Ayrıca bkz. Tâhî, s. 52; Yılmaz, s. 501; Usta, s. 104.

[33] Arvâsî, s. 68.

[34] Sahib, s. 212, 239.

[35] Bağdâdî, s. 50-51.

[36] Sahib, s. 116; Haydarî, s. 56. Ayrıca bkz. Tâhî, s. 54; Kahhî, s. 76.

[37] Arvâsî, s. 46, 205.

[38] Safî, s. 184.

[39] Arvâsî, s. 44-45. Söz konusu kısım şöyledir: “Namazdaki gafleti bertaraf etmek için şöyle rabıta yapılır: Namaz kılacak kişi, namaza başlamadan önce mürşidini âdeta bütün bedeni kaplayan bir elbise misali vücudunu kapladığını düşünür.

Yine namazdan önce kalbe gelen vesvese ve kuruntulardan kurtulmak için mürid, mürşidini başının üzerinde duruyormuş gibi tasavvur eder. Bunun dışındaki diğer zamanlarda ise mürid, mürşidini yanında veya karşısında duruyormuş gibi tasavvur ederek rabıtasını yapar.”

[40] Haydarî, s. 54-55. Abdurrahman Câmî (898/1492) Nefehât’ında bu konuda şunları söyler: Bu silsileden hizmetine eriştiğim bir aziz dedi ki: O dervişin iş daima Hâce Hasan hazretlerinin suretini gözetlemekti. Gönül hazinesinde onun suretini hıfzederdi. Onun suretini hıfzetmek bereketiyle cezbe sıfatları o dervişe de sirayet etti. Bkz. Safî, s. 192.

[41] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 317. Ubeydullah Ahrâr (895/1490) bu konuda şunları söylemektedir:

“Müridin, pîrin iki kaşı arasına teveccüh etmesi ve onun her zaman kendi ahvalinden haberdar olduğunu bilmesi gerekir. Mürid buna pîrin heybet ve azameti kendisini tasarruf altına alıp onun huzuruna uygun olmayan şeyler gönlünden kaybolana kadar devam etmelidir. Bu manayı gözetmekte o derece özen göstermeli ki pîr ile mürid arasındaki perde kalkıp pîrin bütün arzu ve istekleri, hatta neyi var neyi yok, tüm ahvali müridde aksetmelidir.” Bkz. Safî, s. 516.

[42] Arvâsî, s. 99.

[43] Tosun, “Râbıta”, s. 378.

[44] Zebîdî, C. 19, s. 304; Mustafa, s. 369-370; Mutçalı, s. 305.

[45] Râbıtanın kapsamlı bir tasnifi için bkz. Taşpınar, s. 86-105.

[46] Gündüz, s. 253; Taşpınar, s. 86-105; Kul, s. 54, 56-71.

[47] Yılmaz, s. 503; Gündüz, s. 248-249; Taşpınar, s. 49; Ünlü, s. 36; Kul, s. 54.

[48] Gündüz, s. 254; Yılmaz, s. 503; Taşpınar, s. 89; Kul, s. 55-56.

[49] Tâhî, s. 55-56; Taşpınar, s. 91-95.

[50] Farklı uygulama örnekleri için bkz. Öztürk, Tasavvufun Rûhu ve Tarîkatler, s. 167; Usta, s. 101-102; Ünlü, s. 41-45; Taşpınar, s. 88-89; Kul, s. 54-55.

Abdurrahman Tâhî (1304/1886), râbıtanın uygulanış şekliyle ilgili şunları söyler:

“Mürşidin suretinden yayılan nurun, müridin her tarafına yayılıncaya kadar, mürşidin suretine bakmaktır. Sonra mürid, mürşidinin sureti için kalbinin hizasında bir boşluk farzedip mürşidin suretini buraya yerleştirmeli. Bilahare tüm duyu organlarını buraya teksif edip bakmalıdır, tüm dikkatini yöneltmelidir. Öyle ki müridin bütün azaları (göz, kulak vb)mürşidin azaları haline dönüşür. Gözü, kulağı hep onun gözü kulağı gibi olur. İşte o zaman manevî olarak müridin vücudu, mürşidin vücuduna benzer. Bu bir hâldir. Nisbet artar. İki kalp bir müşahedeyi temin için yapılır.” Bkz. Tâhî, s. 53.

Sıgatullah Arvâsî ise namaz öncesinde yapılabilecek râbıtayı şu şekilde anlatır:

“Namazdaki gafleti bertaraf etmek için şöyle rabıta yapılır: Namaz kılacak kişi, namaza başlamadan önce mürşidini âdeta bütün bedeni kaplayan bir elbise misali vücudunu kapladığını düşünür.

Yine namazdan önce kalbe gelen vesvese ve kuruntulardan kurtulmak için mürid, mürşidini başının üzerinde duruyormuş gibi tasavvur eder. Bunun dışındaki diğer zamanlarda ise mürid, mürşidini yanında veya karşısında duruyormuş gibi tasavvur ederek rabıtasını yapar.” Bkz. Arvâsî, s. 44-45.

[51] Gündüz, s. 252-253.

[52] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316; Tosun, “Râbıta”, s. 378. Rivayete göre Ubeydullah Ahrâr oğlu Muhammed Yahya’ya rabıta usulünü öğretir. Muhammed Yahya bu usulle meşgul olduğu günlerde Ubeydullah Ahrâr’ın bulunduğu bir sohbet meclisinde “Acaba teveccüh esnasında Hâce Ubeydullah hazretlerinin yüzüne mi, yoksa gözüne mi yönelmek gerekir?” diye düşünürken, Ubeydullah Ahrâr iki kaşı arasını göstermiş ve meclistekiler dağılıp gidince de bu durumu açıkça ifade etmiştir. Bkz. Safî, s. 597. Ayrıca bkz. Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316.

[53] Yılmaz, s. 505.

[54] Taşpınar, s. 101-104. Sıgatullah Arvâsî bu konuda “Mürid, şeyhinin hayatında sağlam ve doğru bir rabıta tutturmuş ise, onun ruhaniyetinden feyiz alma yeteneğini elde etmiş demektir. Bu yüzden şeyhinin vefat etmesiyle başka bir şeyhe intisap etmesine gerek kalmaz. Ancak şeyhinin hayatında sağlam bir rabıta tutturmamış ise, bu durumda mürşidinin vefatından sonra bir şeyhe gidip intisap etmesi gerekir.” demektedir. Bkz. Arvâsî, s. 46.

Sıbgatullah Arvâsî (1287/1866) sohbetinde bulunduğu bazı şeyhlerden naklederek “Bazı şeyhler mürîdlerine, vefat etmiş şeyhlerini râbıta etmelerini emrediyordu.” dedikten sonra “Şehadet (halk) âleminde olan biri, berzah (kabir) âleminde olan birine yaptığı rabıtadan nasıl fayda görebilir!” der. Bkz. Arvâsî, s. 68, 200-201. Kendisinin şeyhinin isteği üzerine bir müddet şeyhinin şeyhine rabıta yapmaya çalıştığını, fakat kendisine sadece uzaktaki bir sis içindeki hayal gibi gözüktüğünü ve fayda görmediğini anlatır. Bkz. Arvâsî, s. 201.

Daha sonra yine bu konudan bahsedilince müridlerinden birisi Sıbgatullah Arvasi’ye “Berzah âleminde olan bir şeyhin, şehadet âleminde olan bir müride faydası olsaydı, herkes Resûlullah’ı rabıta ederek diğer şeyhlere rabıta etmeye ihtiyaç duymazlardı. Çünkü Hz. Peygamber dünyadaki hayatından daha mükemmel hayatla Ravza-i Mutahhara’da diri ve bütün mahlûkatın mürşidi- rehberi olduğundan rabıta edilmeye daha layıktır.” deyince Sıbgatullah Arvasi bu sözü beğenir. Bkz. Arvâsî, s. 68-69.

Sıbgatullah Arvâsî, “Mürid, şeyhlerin sohbetlerinde ve velilerin kabirlerini ziyaret ederken devamlı surette kendi şeyhini rabıta etmeli ve buna önem vermelidir.” deyince müridlerinden birisi bu durumun herhangi bir peygamber veya Hz. Muhammed’in kabrinin ziyareti için de geçerli olup olmadığını sorunca yine kendi şeyhini rabıta etmesi gerektiğini söyler. Bkz.Arvâsî, s. 94.

Rabıtayı tarikatın önemli bir parçası olarak göre Kuşadalı İbrahim Halvetî, 101. mektupta ölülere rabıta yapmaya cevaz vermemektedir. Bkz. Yıldırım, s.  268.

[55] Arvâsî, s. 44-45; Taşpınar, s. 132. Sıbgatullah Arvâsî (1287/1866) namaz öncesinde yapılan rabıta ile ilgili şunları söyler: Namazdaki gafleti bertaraf etmek için şöyle rabıta yapılır: Namaz kılacak kişi, namaza başlamadan önce mürşidini âdeta bütün bedeni kaplayan bir elbise misali vücudunu kapladığını düşünür.

Yine namazdan önce kalbe gelen vesvese ve kuruntulardan kurtulmak için mürid, mürşidini başının üzerinde duruyormuş gibi tasavvur eder. Bunun dışındaki diğer zamanlarda ise mürid, mürşidini yanında veya karşısında duruyormuş gibi tasavvur ederek rabıtasını yapar.” Bkz. Arvâsî, s. 44-45.

Abdurrahman Tâhî de (1304/1886) namazdan önceki rabıtadan şu şekilde bahsetmektedir:

“Bu Tarikat-ı Âliye de, rabıtanın çok ehemmiyeti vardır. Hatta namaza başlarken de rabıtalı olunmalıdır. Buradaki rabıtanın şekli, şeyhi, üzerine bir elbise gibi giydirmelidir. Fakat rabıtanın bu şekli mürid için çok zordur.Bkz. Tâhî, s. 56.

[56] Bu konuda Ubeydullah Ahrâr’ın (895/1490) müritlerinden Nureddin Taşkendî (840/1436) ve Mevlânâzâde Ferketî’nin namazdayken rabıta yapılıp yapılmayacağı konusunda tartıştıkları rivayet edilir. Bu tartışmada Ferketî, namazdayken rabıta yapmanın insanı küfre götürebileceğini söyler. Bu tartışma Ubeydullah Ahrâr’a nakledilince, Ubeydullah Ahrâr Ferketî’nin söylediklerini kabul etmemiş ve “Bir adamın namazda gönlü mala mülke, giyim kuşama, vb. diğer dünyalık işlere gidiyor, kâfir olmuyor da bir müminin bir mümine kalbi bağlanınca neden kâfir oluyor?” demiştir. Bkz. Safî, s. 636. Ayrıca bkz. Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316.

Taşpınar’ın belirttiği gibi burada namazdayken rabıta yapılması tavsiye edilmemektedir. Ubeydullah Ahrâr, Ferketî’ye namazdayken mürşitle olan kalbî bağın insanı küfre düşürmeyeceğini ifade etmektedir. Bkz. Taşpınar, s. 133.

[57] Cebecioğlu, s. 507.

[58] Sahib, s. 119. Muhammed Gazâlî (505/1111) tahiyyat oturuşlarında kalbin alacağı tavrı anlatırken şunları söylemektedir:

“Oturduğunda edepli otur. Ettehiyyâtü’nün manâsı olan mülk, temiz ahlâk ve salâvâtın Allah’a ait olduğunu açık ifâdelerle belirt Rasûl-i Ekrem –s.a.v.-‘i kalbine getir ve:

– “Selâm sana ey peygamber! Allah’ın rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun.” de. Bu sâlavat ve selâmların Hz. Peygambere ulaşacağına ve onun da daha üstün bir karşılıkla mukabelede bulunacağına inan.

Sonra kendine, Allah’ın salih kullarına selâmetler dile. Allah Teâlâ’nın sana salih kulları sayısınca çok üstün bir selâmla karşılık vereceğini düşün…

Seâm verirken, melekleri ve oradaki Müslümanları içinden geçir…” Bkz. Gazâlî, s. 391.

Şihâbüddin Sühreverdî de (632/1234) tahiyyatta Hz. Peygamber’e selam verme keyfiyetini anlatırken şunları söylemektedir:

“Tahiyatta, Hz. Rasûlullah’ı, hayâlinde canlandırarak kendisine, sanki karşısında bulunup da Zât-ı Kerimine selâm veriyormuş gibi selâm verir. Peşinden Allah’ın sâlih kullarına selam verir.” Bkz. Sühreverdî, s. 405.

[59] Yılmaz, s. 504-505; Taşpınar, s. 134-135, 136-137. Necdet Tosun bu konuda İnsanoğlunun idrâki Allah’ın zâtını düşünmekten âcizdir. Bu sebeple namaz kılan kişi Allah’ın sıfatlarını düşünürken, faraza Kâbe’de bulunduğunu, peygamberinin önde imam olduğunu, şeyhinin ve diğer saygı insanların yanında saf tutuğunu düşünmesi daha bilinçli bir ibadete sebep olabilir. Ancak bu konuda yanlış anlamalardan kaçınmak gerekir.demektedir. Bkz. Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316).

[60] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 315; Taşpınar, s. 57.

[61] Tosun, “Râbıta”, s. 378.

[62] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 315; Taşpınar, s. 57, 63.

[63] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 315.

[64] Bkz. Safî, s. 125-126.

[65] Bkz. Safî, s. 125-126; Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 315.

[66] Bkz. Safî, s. 180-181, 184; Hânî, s. 551-552.

[67] Bkz. Câmî, s. 528; Safî, s. 201. Bu zatın ismi Reşehât’ta “Hâce Ubeydullah İmam-ı İsfahânî” olarak geçmektedir. Bkz. Safî, s. 201.

[68] Bkz. Câmî, s. 528; Safî, s. 200.

[69] Bkz. Câmî, s. 524; Safî, s. 192, 193, 194.

[70] Bkz. Safî, s. 447.

[71] Bkz. Safî, s. 447, 453, 515-517, 530, 532, 597, 608, 610, 611-612, 636.

[72] Bkz. Câmî, s. 524; Safî, s. 192, 310.

[73] Tosun, “Râbıta”, s. 378. Bkz. Safî, s. 597.

[74] Ateş, s. 138. Ayrıca bkz. Yıldırım, s. 269; Taşpınar, s. 123-124.

[75] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 315; Taşpınar, s. 13.

[76] Taşpınar, s. 59.

[77] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 317.

[78] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 315; Taşpınar, s. 57.

[79] Safî, s. 125-126. Ayrıca bkz. Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 315.

[80] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 315.

[81] Hânî, s. 551-552.

[82] Câmî, s. 528. Ayrıca bkz. Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 315-316.

[83] Safî, s,193.

[84] Safî, s. 194

[85] Safî, s. 192. Ayrıca bkz. Câmî, s. 524

[86] Safî, s. 447. Ayrıca bkz. Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316; Taşpınar, s. 58, 69.

[87] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316.

[88] Safî, s. 597. Ayrıca bkz. Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316.

[89] Safî, s. 636. Ayrıca bkz. Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316.

[90] Safî, s. 608, 610, 611-612.

[91] Tosun, “Râbıta”, s. 378; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316.

[92] Safî, s. 310.

[93] Taşpınar, s. 14. Ahmet Yıldırım Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları isimli eserinde rabıta konusunda bilinen ilk eserin İmam Rabbânî’nin Mektûbât’ı olduğunu söylemektedir. Fakat burada da belirttiğimiz gibi tespit edebildiğimiz ilk eser Reşehât-i Aynü’l-Hayât isimli eserdir. Bkz. Yıldırım, s. 267.

[94] Örneğin bkz. Serhendî, s. 28, 80, 225, 275.

[95] Serhendî, s. 225.

[96] Serhendî, s. 227.

[97] Sehendî, s. 63-64. Söz konusu yerde İmam Rabbânî şunları söylemektedir:

“…Tarîkata ve hakîkata bas vurmak, islâmiyyeti temâmlamak içindir. Yoksa, islâmiyyetden baska birseyler ele geçirmek için degildir. Tesavvuf yolcularının, o yolculukda gördükleri, tatdıkları, ahvâl, mevâcîd, ulûm ve ma’rifetler, imrenilecek, istenilecek sey degildir. Hepsi, evhâm ve hayâlât gibi, geçici seylerdir. O yolcuları terbiye için, ilerletmek için, vâsıtadan başka birsey degildir. Bunların hepsini geçip arkada bırakıp, (Rızâ makâmı) na varmak lâzımdır. Sülûk ve cezbe yolculugundaki makâmların, konakların nihâyeti, rızâ makâmıdır. Çünki, tarîkat ve hakîkat yolculuğundan maksad, ihlâs elde etmekdir. Ihlâs da, rızâ makâmında hâsıl olmakdadır. Tesavvuf yolcularının onbinlerde birini, ancak, üç dürlü tecellilerden ma’rifete dayanan müsâhedelerden kurtarıp, ihlâsa ve makâm-ı rızaya ulasdırmakla sereflendirirler. Hakîkati göremiyen zevallılar, ahvâl ve mevâcîdi, birsey sanır. Müsâhedeleri, tecellîleri arzû eder. Böylece, yolda kalıp, vehm ve hayâlden kurtulamaz ve islâmiyyetin kemâline kavusamazlar.

[98] Erzurumî, s. 758.

[99] Erzurumî, s. 765-766.

[100] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 317.

[101] Taşpınar, s. 73.

[102] Taşpınar, s. 15. Söz konusu mektuplar için bkz. Sahib, s. 115-122, 181-190.

[103] Tosun, a.g.md., s. 378.

[104] Taşpınar, s. 15.

[105] Söz konusu risale için bkz. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi, Genel, nr. 6941, ek-8.

[106] Tosun, “Râbıta”, s. 378.

[107] Taşpınar, s. 16. Söz konusu eser hakkında bir yüksek lisans çalışması da mevcuttur: Hasan Hüseyin Kul, “Mustafa Fevzi Bin Nu’man ve Kitâbu İsbâti’l-Mesâlik fî Râbitati’s-Sâlik Adlı Eserindeki Tasavvufî Görüşleri”, (Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2007)

[108] Örneğin Taha Hakkârî için bkz. Arvâsî, s. 206. Sıbgatullah Arvasi için bkz. Arvâsî, s. 44-45, 46, 47, 68-69, 94, 95, 99, 200-201, 205, 206, 207. Abdurrahman Tâhî için bkz. Tâhî, s. 52, 55-56.

[109] Tosun, “Râbıta”, s. 378.

[110] Taşpınar, s. 16; Aydın, s. 135-136. Ayrıca bkz. Kahhî, s. 92-94.

[111] Taşpınar, s. 16.

[112] Taşpınar, s. 15.

[113] Taşpınar, s. 15-16.

[114] Kaynaklarda sünnetten getirilen deliller için bkz. Sahib, 115-122; Bağdâdî, s. 52 Taşpınar, s. 35-39; Ünlü, s. 169-322; Kahhî, s. 74, 78, 103-105, 108-109. Râbıtaya hadislerden getirilen hadislerin bir kısmına yapılan değerlendirme için bkz. Yıldırım, s. 271-280.

[115] Okudan, s. 214-215; Gündüz, s. 261-262; Taşpınar, s. 43.

[116] Gündüz, s. 255; Taşpınar, s. 40.

[117] Yılmaz, s. 503; Gündüz, s. 248-249; Taşpınar, s. 49; Ünlü, s. 36; Kul, s. 54.

[118] Taşpınar, s. 50.

[119] Tevbe, 9/119.

[120] Taşpınar, s. 26.

[121] Sahib, s. 116.

[122] Safî, s. 453. Ayrıca bkz. Hânî, s. 589.

[123] Hânî, s. 590.

[124] Bursevî, C.3, s. 532.

[125] Ünlü, s. 97-98.

[126] Fecr, 89/29-30.

[127] Neml, 27/19.Bu ifade Hz. Süleyman’ın karıncaların sesini işittikten sonra tebessüm ederek yaptığı dua içinde yer almaktadır.

[128] Ankebut, 29/9.

[129] Ahzâb 33/21.

[130] Mümtahine 60/4.

[131] Lokmân, 31/15.

[132] Âl-i İmrân, 3/31.

[133] Bağdâdî, s. 51. Ayrıca bkz. Gündüz, s. 270.

[134] Ünlü, s. 113.

[135] Âl-i İmrân, 3/200.

[136] Öztürk, Kur’an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf, s. 266; Selvi, s. 346-347; Ünlü, s. 101.

[137] İbn Manzûr, C. 3, s. 1560-1561; Zebîdî, C. 19, s. 298-299.

[138] Hadisler için bkz. Müslim, “Tahâret”, 41; Tirmizî, “Tahâret”, 39.

[139] Selvi, s. 346; Ünlü, s. 101-103. Dilaver Selvi bu bağlamda İbn Arabî’nin Tefsîru’l-Kur’âni’l-Hakîm’ine; Kuşeyrî’nin Letâifu’l-İşârât’ına; Nizameddin Hasan Nisâbûrî’nin Garâibu’l-Kur’ân ve Reğâibu’l-Furkân’ına ve Âlûsî’nin Rûhu’l-Meânî’sine atıfta bulunmaktadır.

[140] Mâide, 5/35.

[141] Bağdâdî, s. 51. Abdurrahman Tâhî de (1304/1886) rabıtada müridin şeyhini Allah’a ulaştıran bir vesile ve rehber olarak tefekkür etmesi gerektiğini söyler. Bkz. Tâhî, s. 57.

Alaaddin Attâr (802/1400) ise “Allah dostlarının kabirlerini ziyaretin gayesi Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazanmak olmalıdır. O velînin ruhaniyeti Allah’ın rızâsını kazanmak için vesile edilmelidir… Zira halka gösterilen tevazu özellikle Hak Teâlâ için olduğu zaman güzel ve makbul olur…diyerek rabıtaya vesile olarak baktığını göstermektedir. Bkz. Safî, s. 181.

Bahâeddin Nakşbend de (791/1389) bu konuda şunları söyler:

Bu yolumuz için üç edep kuralı vardır:

  1. Allah’a karşı edep. Sâlik içi ve dışıyla kulluğunu kusursuz yapmaya gayret edecektir.Emirlerini tutup yasaklardan kaçacaktır. Yüce Rabb’in zatının dışında gönlüne hiçbir şeyi almayacaktır.
  2. Resûlullah’a (sallallahu aleyhi vesellem) karşı edep. Âyet- kerimede şöyle bir uyarı vardır:

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin” (Âl-i İmrân 3/31). Emre uyarak ona tâbi olma makamına girip kaybolmak. Her durumda ona uymayı gerekli bir görev bilmek. Şunu da kesin bilmek lazım ki Peygamberimiz (sallalahu aleyhi vesellem) Cenâb-ı Hak ile kulları arasında bir vasıta olduğu için onsuz bir yere ulaşılamaz. Her şey âdeta, onun emri altındadır.

  1. Şeyhlere edep. Bu edep Hakk’ı arayan sâlik için gereklidir. Çünkü onlar Resûlullah’a (sallalahu aleyhi vesellem) uymaya bir vasıtadır. Şeyhler Cenâb-ı Hakk’a davetçidirler. Öyleyse bir mürid şeyhinin yanında olmasa bile hallerine dikkat etmelidir.” Bkz. Hânî, s. 508-509.

[142] Bursevî, C. 2, s. 388.

[143] Taşpınar, s. 30-31.

[144] Yûsuf 12/24.

[145] Bağdâdî, s. 116-117.

[146] İstimdad için geniş bilgi ve delil olarak getirilen ayetler için bkz. Yavuz, s. 363-364.

[147] Zemahşerî, C. 3, s. 269-270.

[148] Sa’d, 32/82-83.

[149] Râzî, C. 18, s.  117-120.

[150]  Râzî, C. 18, s.  122-123.

[151] Ünlü, s. 483-488.

[152] Ünlü, s.128.

[153] Sa’d, 38/45.

[154] Sa’d, 38/48.

[155] Ünlü, s. 114-116.

[156] Âl-i İmrân, 3/191.

[157] Yunus, 10/101.

[158] Örneğin bkz. Secde, 32/4; En’âm, 6/50; Mü’minûn, 23/80; Sebe’, 34/46.

[159] Selvi, s. 350; Ünlü, s. 117-119.

[160] Ahzâb, 33/56.

[161] Kahhî, 68-69; Ünlü, s. 156-163.

[162] Zümer, 39/3.

[163] Yunus, 10/18.

[164] Fâtiha, 1/5.

[165] Kehf, 18/110.

[166] Yunus, 10/106.

[167] Şuarâ, 26/213.

[168] Cin, 72/18.

[169] En’am, 6/63-64.

[170] Lokman, 31/31-32.

[171] Hacc, 22/73-74.

[172] Yusuf, 12/40.

[173] İsrâ, 17/56-57.

[174] Zümer, 39/62-67

[175] Tevbe, 9/31

[176] Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 317; Taşpınar, s. 11. Ferketî’nin söz konusu endişesine dair bkz. Safî, s. 636; Tosun, Bahâeddîn Nakşbend, s. 316.

[177] Söz konusu eleştiriler için bkz. Hafız Seyyid Hoca, Risâle fî ibtâli’r-Râbıta, M.Ü.İ.F. Ktp., Genel, nr. 6941, ek-8; Aydın, s. 303-304; Sarmış, Tasavvuf ve İslam, s. 340-349; Sarmış, Şeytan Üçgeni, s. 137-267; Bayındır, s. 127-133; Ateş, s. 138-140; Tosun, “Râbıta”, s. 378; Taşpınar, s. 16-17.

[178] Tosun, “Râbıta”, s. 378.

[179] Eraydın, s. 135.

[180] Hasenî, s.88-89; Ünlü, s. 475-478. Ayrıca istimdâd ve tevessül için bkz. Yılmaz, s. 531-536.

[181] Hasenî, s. 91.

[182] Hasenî, s. 143. Tevessül için daha fazla bilgi için bkz. Hasenî, s. 115-172.

[183] Hasenî, s. 82-84.

[184] İsrâ, 17/61.

[185] Yûsuf, 12/100.

[186] Hucûrât, 49/1.

[187] Hucûrât, 49/2.

[188] Nûr, 24/63.

[189] Tosun, “Râbıta”, s. 378.

[190] Hayrettin Karaman, “Râbıta”, http://www.hayrettinkaraman.net (4 Haziran 2013). Hayrettin Karaman, -yine aynı yerde- şunları söylemektedir:

“Râbıta (bir tarikat mensubunun zaman zaman ve özellikle zikirden önce mürşidini hatırlaması, kalbini onunki ile birleştirmesi) bir ibadet değildir; tarikat eğitiminde kullanılan bir teknik, bir eğitme aracıdır. İbadet olmadığı için de fıkıh kitaplarında yer verilmemiştir.”

eferansları_Mahmut Ulucan