İbâziyye’nin Teşekkülü Ve Siyasi Prensipleri*

21

İBÂZİYYE’NİN TEŞEKKÜLÜ VE SİYASİ PRENSİPLERİ*

Sadi ÖLMEZ

Özet:

İbâziyye fırkası, İslam’ın erken dönemlerinde ortaya çıkmış mutedil bir fırkadır. Muhakkime’nin mu’tedil halefi olarak İslam düşünce tarihinde önemli izler bırakmıştır. İslam toplumunun önünü açan görüşleri ve faaliyetleri mezhep taassubu sebebiyle görmezden gelinmiştir. Bu makalede İbâziyye fırkasına ait, dini, siyasi ve içtimai görüşlere yer verilecektir.

Anahtar Kavramlar: İbâzî, İmamet, Halife, Kureyş

Summary

İbâzîte is moderate İslamic sect that appeared in the early İslamic history. it left deep traces in İslamic history as the representative of Muhaqqime. İbâzîte has accomplished important works that were opening the way for the Islamic community in history but it’s important Works aren’t seen because of sectarian. This article will be included it’s religious political and social views

KE: İbadite, Khavaric, İmamat, Khalife, Quraysh

  1. İBAZİYYE MEZHEBİNİN TESİSİ

İbâz’iyye fırkasının teşekkülü hakkında farklı spekülasyonlar yapılmakla birlikte fırkanın oluşumuna İbâziyye mezhebinin imamı, Cabir b. Zeyd’den ayrı düşünemeyiz.  İmam Cabir b. Zeyd, hicri 22 senesinde doğmuştur. Vefatı tarihi hakkında h. 93 ve h. 96 olmak üzere iki farklı görüş olmakla birlikte tercih edilen görüşe göre h. 93 yılında vefat etmiştir.[1] ;bâz’i olmayan yazarların çoğunluğu fırkayı Abdullah b. İbâz’a nispet etmektedirler.[2] Müberred’in el-Kamil adlı eserine bakıldığında İbn İbaz’ın Mervan b. Muhammed zamanında ortaya çıktığı Tebale’de Muhammed b. Atiyye tarafından öldürüldüğü, görülecektir.[3] İbâdîler’e göre fırkanın Abdullah b. İbaz’a nispeti mantıklı değildir. ;bâz’iyye’nin İbn İbâz’a nispetinin kuşkususz bazı nedenleri vardır: Abdulmelik b. Mervan zamanında görev yapan bazı Emevi valileri bu nispette önemli rol üstlenmişlerdir. Ayrıca, Abdullah b. İbâz’ın o dönemdeki faaliyetleri ile de ilgisi vardır: Şöyle ki:

  1. Abdulmelik Mervan dahil olmak üzere devlet adamları ile mektuplaşması,
  2. Abdulmelik ile uzun tartışmalar girmesi
  3. Raşit haliflerin yolundan ayrılan Emevi valilerini eleştirmesi
  4. Devleti itidale davet etmesi ve insanların işlerinden uzak durmasını söylemesi
  5. Harici liderler ile tartışması

İbâdîler kendilerini “Ehl-i Da’ve” olarak isimlendirirler. Çünkü onlara göre İslam bitmeyen bir davet ve çağrıdır. İbâdîler, imam Cabir b. Zeyd vefat edinceye kadar “İbâzîyye” şeklinde bir adlandırmayı bilmiyorlardı. Onun vefatından sonra bu isimlendirme her tarafta yaygınlık kazanınca sonraki mezhep mensupları da bu adlandırmayı zorunlu olarak kabullenmek zorunda kaldılar.[4] İbâzîler, Haricilik şeklinde kendilerine nispet edilen adlandırmayı kabul etmezler. ;bâz’i olmayan yazarlara göre Tahkim kararına karşı çıkan ve daha sonra bu topluluk içerisinde yer alan tüm gruplar Havâric’tendir. ;bâz’iler bu genellemeci yaklaşımı kabul etmezler. Onara göre bu yaklaşım, Harici olarak adlandırılan topluluğun gelişim süreçlerini dikkate almamaktadır.  ;bâz’iyye fırkasının tahkime karşı çıkması, Hz. Osman’ın ikinci altı yılına dair itirazlar ortaya koyması ve ameli imandan bir cüz sayması gibi konuları dikkate alan ;bâz’i olmayan araştırmacılar bu görüşlerin aynı zamanda Havarice ait görüşler oluşundan yola çıkarak ;bâz’ileri de Harici bir fırka olarak ele almışlardır.[5] ;bâz’i araştırmacı Ali Yahya Muammer iki topluluk arasında benzer görüşlerin asla iki fırkayı aynılaştırmayacağını ileri sürer.[6] Muammer aynı fırka içerisinde yer alan alimler arasında ihtilaflar olduğu gibi farklı mezhep alimlerinin ortak görüşleri olabilir. Misal ;bâz’iyye, Mu’tezile ve Şia Ru’yetullahı kabul etmezler ama hiç kimse bu ortak görüşleri nedeniyle Şia’yı Mu’tezile’den ya da ;bâz’iyye’yi Şia’dan saymazlar.

İbâz’iler, Muhakkimeyi selefleri olarak kabul eder ve muhakkime ile olan ilgilerini asla inkar etmezler. Ancak ;bâz’iler Muhakkime’yi Harici olarak değerlendirmezler. ;bâz’iler,en genel anlamda Tahkim kararına karşı çıkarak Hz. Ali’yi terk eden topluluğa, Muhakkime, Muhakkime-i Ulâ, Ehl- Nehrevân, Haruriyye gibi adlar verirler. Muhakkime, Nehrevan yenilgisinden sonra başta Basra olmak üzere farklı şehirlerde varlığını sürdürmüştür. H. altmış dört yılında Ebu Bilal’in öldürülmesi topluluğu terörize etmiş ve topluluk şiddet yanlıları ve tebliğ yanlıları olmak üzere iki kısma yarılmıştır. Ezarika, Sufriyye ve Necedât şiddet yöntemini benimserken bir grup da tebliğ yolunu benimsemiştir.[7] Ezarika fırkasının lideri olan Nafi b. Ezrâk, şiddeti benimseyip huruç etmedikleri için bu topluluğa hakaret anlamında Ka’ade (oturup kalanlar) adını vermiştir. Cabir b. Zeyd’in liderliği etrafında oluşan bu topluluk kendisini Ehl- Da’ve ve’l-İstikame olarak adlandırmıştır. Ancak Fırkanın Basra’da önemli bir etkiye sahip olan İmam Cabir b. Zeyd’e nispetini tehlikeli gören Emevi idaresi fırkayı Abdullah b. İbâz’a nispet etme yoluna gitmiştir. ;bâz’iler, bu şekilde bir adlandırmadan rahatsız değildirler. Çünkü İbn İbaz kurucu lider olmasa da fırkanın önde gelen kişilerinden saygın birisidir. ;bâz’iler’i rahatsız eden Haricilik adlandırmasıdır.

İmam Cabir b. Zeyd’in düşünceleri etrafında toplanan ;bâz’iler, tebliğ yöntemine sadık kalarak kısa zamanda çok sayıda müntesip kazandılar. Eğitim yoluyla elde ettikleri başarıyı siyasi alana da başarılı bir şekilde yansıtan ;bâz’iler, Kuzey Afrika’da Rüstemiler, Umman’da ;bâz’i imametini kurmayı başardılar. ;bâz’iler, Muhakkime’nin devamı olarak günümüzde varlığını devam ettiren tek fırkadır. Zaten şiddeti bir düşüncenin ifadesi olarak kullanan hiçbir hareketin uzun soluklu yaşaması mümkün değildir. Muhakkime’den ayrılan ve şiddet yöntemini benimseyen Ezarika, Sufriyye ve Necedât zaman içerisinde yok olup giderken İbâziyye varlığını günümüze taşımayı başarmıştır.[8]

  1. İBÂZİYYE’Yİ HAVÂRİC’TEN AYIRAN HUSUSLAR

İbâz’iler, Havaric ile ilgilerinin olmayışını sadece sözlü bir iddiaya dayandırmazlar. Havaric ile ilgilerinin olmayışını hİslam tarihinin erken döneminde yaşanan fiili hadiseler ile de desteklemeye özen gösterirler. Şöyle ki:

  1. Taberi’nin ve diğer başka yazarların zikrettiğine göre Emeviler’in zulmü şiddetlendiği zaman Nafi b. Ezrak Abdullah b. İbaz’ı isyana davet eden bir mektup göndermiştir. Ancak Abdullah b. İbâz onun bu teklifini reddetmiştir.
  2. İbâziyye fırkasına, Havâric şeklinde yapılan adlandırmadan önce yapılan “el-Ka’ade” adlandırması onların huruç/isyan fikrine karşı oluşlarına bir delildir.[9]
  3. Tarihi olarak sabittir ki, Umman’da İbâziyye’nin imamı olan Cülendi b. Mesut, Sufriyye’nin liderlerinden Şeybân el-Haricî ile savaşmış ve bu savaş Şeyban’ın ölümü ile son bulmuştur.
  4. Tarih boyunca İbâdîler, özellikle namaz ve muamelat başta olmak üzere şeriata olan bağlı kalmışlardır.
  5. İbâdîler, kendilerini savunma dışında Ehl-i Tevhid’e karşı asla kılıç çekmemişlerdir.
  6. Havaric, kan akıtmak için kanat çırparken İbâdîler, tedvin ve nakil yoluyla ilme önem vermişlerdir.
  7. İbâdîler kendi aralarında ve kendi dışındaki Müslümanlarla evlenmeye cevaz vermişlerdir. Oysa Havaric kendileri dışındakileri müşrik gördükleri için buna cevaz vermemişlerdir.
  8. İBAZİLER’İN SİYASİ GÖRÜŞLERİ

1) İmam tayin etme dini bir sorumluluktur.

Sözlükte; kastetmek, öne geçmek anlamındaki “emme” fiilinden mastar olan imâmet; insanların önüne geçmek anlamına gelir[10] İmâm “kendisine uyulan kimse” demektir. Toplumun başında bulunan ve toplumun fertlerini yönlendiren kişiler imâm diye isimlendirilmiştir. İmâm tarafından sevk ve idare edilen toplum ise ümmet kelimesiyle ifâde edilmiştir. Bu durumda imâm “ümmetin idaresini yüklenen kisi”, imamet “imamın üzerine aldığı görev” anlamına gelmektedir. Cemaate namaz kıldıran kişiye de önder ve yönetici niteliği sebebiyle imâm, yaptığı göreve imâmet denmişse de karışıklığı gidermek amacıyla devlet başkanlığı için “büyük imâmlık” (el-imâmetü’l-uzmâ, el-imâmetü’l-kübrâ) ifadesi kullanılmıştır.

Bu haliyle siyasî ve hukuki bir terim olan imâmet; Hz. Peygamber’den sonra İslam toplumunun idaresini en üst seviyede üstlenen kişinin görev ve makamını ifade eder. Bu makamı ifade için kullanılan “hilafet” ile eş anlamlı kullanılmış olsa da; hilafet daha çok fiili otoriteyi, imâmet ise nazari manada devlet başkanlığını belirtir.[11]

Hz. Peygamber hayatta iken hem dinî hem de siyasî konularda Müslümanların öncelikli müracaat ettiği kaynağıydı. Onun vefatıyla birlikte Müslümanlar için yeni bir dönem başlamıştır. Müslümanların karşılaştıkları ilk ciddi ihtilaf, imâmet konusunda ortaya çıkmıştır. Hz. Peygamber kendi yerini alacak olan halifenin kim olacağını tespitinde kesin bir ölçü veya vasiyet bırakmadığı gibi, devletin tabi tutulacağı monarşi, cumhuriyet vesâire şeklinde bir yönetim şekli tayin etmemiştir. Halifelik meselesi Allah’ın tamamen insanlara bıraktığı bir müessesedir. Hz. Peygamberin vefatından sonra kurulmuş olan halifelik gibi idare şekli de İslam’la değil, tamamen Müslümanlarla ilgilidir.[12] Hilafet ehliyetin varlığına bağlıdır.[13]

            İbâz’i olmayan kaynaklar Havaric üzerinden ;bâz’iye’nin bir devletin gerekliliğini kabul etmediğini söylerler.  ;bâz’iyye’nin siyasi tarihine bakıldığında bu iddianın hem söylem hem de ;bâz’i pratikler açısından doğru olmadığı görülecektir. Zira ;bâz’iler’e göre; Müslümanlar arasında hak ve hukuku gerçekleştirmek ve düşmana karşı Müslümanları ve şeairi korumak kitap, sünnet ve icma ile sabit olan bir zorunluluktur.[14]

İmâmet, insanların din ve dünya menfaatlerinin korunması ve onlara zarar verecek şeylerden onları muhafaza etmek içindir Müslümanların sosyal hayattaki sorunlarını giderecek kolluk kuvvetlerini sevk ve idare edecek düşman saldırılarına karşı halkı koruyacak iç kargaşayı önleyecek sulh ve selameti temin edecek, bir başkanın olması gereklidir.[15]

İslam dini gaye ve hedefi ıslah ve muhafaza üzerine müessestir. Bütün icra, yargı ve denetimin tam anlamıyla yerleşebilmesi için, devlet mefhumunun varlığı ve önleyici bir otorite ile mümkün olabilmektedir. Sahabe, bir imâm tayin etmenin gerekliliği hususunda ittifak etmişlerdir. Bu meyanda herhangi bir aykırılığın varlığı söz konusu olmamıştır. İhtilaf İmâmın gerekliliği hususunda değil kimin olacağı ve nasıl olacağı ile alakalıdır.[16]

İmâmetin lüzumu üzerinde Hâricîler arasında ittifak mevcut gibidir. Her ne kadar onların Necedât kolu: “Ümmetin halifeye ihtiyacı yoktur, Müslümanlar, kendi aralarında Allah’ın kitabını tatbik ederler”[17] görüşünde iseler de, ekserisi imâmı lüzumlu görür ve belirttiğimiz üzere, onun şahsında hiçbir kavmi ayrıma gitmez. Eş’arî (v. 324/935), Hâricîler’in bu noktadaki görüşlerini şöyle ifade ediyor: “İmâmete geçmiş kimse, şayet buna müstehak ise, Kureyşten olsun, başkalarından olsun, imâmeti caizdir, Cair (zalim kimse) imâm olamaz.”[18] Nevbahtî ise (III. /IX.asır) şöyle açıklamaktadır: “Herkes İmâm olabilir, yeter ki, Kitab ve Sünneti tatbik eden, onları bilen kimse olsun.”[19]

İbâzîler’in kendilerine özgü bu siyaset anlayışlarını kendilerine hâs imâmet anlayışlarında bulmak mümkündür. Gerçekten de İmâmet teriminin en çarpıcı şeklini onlarda rastlıyoruz.[20] İktidarın ve muhaliflerinin baskılarından uzaklaşmak için daha güvenli bir yere, kendilerine ait ifadeleriyle kitmân’a (gizlilik dönemi) çekilirlerdi. Bir süre bekleyip şartların uygun olduğunu düşündüklerinde de ahd-i zuhûr (açıklık dönemi) aşamasına geçerlerdi. İçinde bulundukları döneme uygun liderler seçen Hâricîler onlara özel adlar verirlerdi. Kezalik bu meseleden olarak, zuhûr ve çıkış dönemlerinde kendilerine liderlik eden imâma, imâm-ı zuhûr; şer’î hükümleri uygulayan kişiye imâm-ı ahkâm, seçim sonucu gelen imâma ise imâm-ı biat derlerdi.[21]

2) Devlet Başkanının Seçiminde Liyakat Esastır.

İbâzîler’e göre imamın Küreyişten[22] veya Araplardan olması şart değildir. Kur’an dan şu ayeti delil getirirler. “Sizin Allah indinde en mükerreminiz takvası en yüce olanınızdır.”[23] Mükerremlik ve takva söz konusu olunca Kureyşilik düşer.[24] İşte bu şartlara hâiz bir imama tabi olmak raiyet üzerinde vaciptir.[25] Bu fikirler ile İbâzîyye mezheplerin çoğundan ayrılmıştır.

Bilindiği gibi İslam’dan sudur eden bazı fırkalar Kureyş’in imametini temel bir esas olarak görürken Şia’da Hz. Peygamber’in soyundan gelenlerin imametini zorunlu görür. Şia anlayışına göre devleti yönetme hakkı Hz. Ali’nin Fatıma’dan doğan çocuklarına aittir. ;bâz’iler ise Müslümanları bir tarağın dişleri gibi eşit görürler ve ehil olmak şartı ile herkesin imam olabileceğini savunur. Bu anlayış “inne ekremeküm indallahi etkaküm”[26] ayetinin anlamına uygunluk arz etmektedir. O dönemde Kureyş’in bu göreve layık görülmesi dini nedenlere göre değil bir kısım sosyolojik zorunluluklarla izah edilebilir. Kureyş’in diğer kabileler yanında Kâbe’ye hizmetleri nedeniyle yüksek bir itibara sahip olması ve kabilelerin başka bir kabile yerine Kureyş’i tercih etmesi bu bağlam değerlendirilmelidir.

Ehl-i Sünnet Kelâmcıları, Müslüman toplumu yönetecek olan kişide bazı niteliklerin bulunmasını zorunlu saymışlardır. Bu nitelikleri şöylece belirtebiliriz: Müslüman olmak, özgür, akıllı ve buluğ çağına ulaşmış olmak, Erkek olmak, Adalet sahibi olmak, İlim sahibi olmak, Dindar ve fazilet sahibi olmak, Kureyş kabilesine mensup olmak.

Gazali, İmametin gayelerinden birinin dünya siyaseti olduğunu belirtir. Bundan hedeflenen gaye ise, insanların can ve mal güvenliklerinin sağlanması olduğunu söyler. Bunun da gerçekleşmesi için kendisine itaat edilen bir imamın varlığı ile mümkündür. Gazâlî bunu anlamak için, sultanların ölümünden sonra yaşanan karışıklığı ve ortaya çıkan fitneyi delil olarak gösterir. Böyle durumlarda pek çok insanın canı ve malı elden çıkar. Yaşayanlar da, kılıçların gölgesi altında hayat sürerler. Kendini ilme ve ibadete verecek pek kimse çıkmaz. Bundan dolayı Gazâlî, “din ile sultanın ikiz kardeş olduğunu, dinin esas, sultanın koruyucu olduğunu ve koruyucusu olmayan dinin yok olacağını” söylemektedir.[27]

Câhız Kitâbu’l-Osmaniyye’de, imâmetle ilgili görüşlerini şu şekilde ifade etmiştir. İmâmın müslümanların efdali olması lazımdır. Kureyş kâbilesinden veya Hz. Peygamberin akrabası olması hilafetin şartlarından değildir. Hz. Peygamber’in halifesinin kim olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’de herhangi bir ayet mevcut değildir. Hz. Peygamber vefatından sonra kimin halife olacağı hususunda kimseyi nasb etmedi. İmâm tayini nass ve vasiyetle değil, Müslümanlar arasında seçimle olur.[28] Câhız’a göre imâmet müslümanlar için olması gereken bir müessesedir. Cemaat bir imâma bağlanmak zorundadır. Aynı şekilde imâmsız kalındığında imâm seçmek veya zalim ve gayr-i meşru halifeleri dcvirmek de cemaatin vazifesidir. İmâmın, akıllı, ahlaklı, din ve dünya işlerini en iyi bilen, davranışları faziletli, mümkün olduğu kadar, icraatı ve davranışları ile, Hz. Peygamber’e benzeyen biri olması icâb eder. Ancak, dini bilgisinin kuvvetli olması en önemli husustur. İmâmın, toplum içerisinde en olgun (efdal) insan olmak zorunluluğu vardır. Câhız bu nokta üzerinde ısrar eder ve mefdulu nazari yönden kabul etmez. O, imâmın, cemaatın hüsn-ü kalbulune mazhar olmasını, en kuvvetli usullerle seçilmesini ister. O, bütün üyeleri halifeye güven duyan bir topluluğun oluşmasını teklif eder, bu topluluk ferdlerinin aralarından hilafet makamına en münasip kimseyi layık görmeleriyle olabileceğini söyler.[29] Halife olacak kişide bulunması gereken en temel özellik sağlam bir aklî meleke, iyi bir ilmî tetkik, kararlılık ve azim sahibi olmasıdır. Halife kendi döneminin en faziletli kişisi olmalıdır. Câhız, imâmet kurumunu, peygamberin halifesi olması hasebiyle taşıması gereken vasıf ve ahlâkı ile bu makama yakışır bir özelliğe sahip olması gerektiği kanaatindedir.[30].

İbnu’l-Arabî, Futuhatu’l-Mekkiyye adlı eserinde, yöneticilik ile beraber halifede bulunması gerekli olan özellikleri başka bir yaklaşım tarzıyla şu şekilde izah etmiştir: Dikkatli olmak, Hoşgörülülük, Tedbirli olmak, İktisatlı davranmak, Teferruatlı bilgiye sahip olmak, Adalet, Edep, Şefkat ve Haya’dır. Hilafeti üstlenecek kişi de olması gereken bir hususiyette işe ehil, siyasî bir dahi olmalıdır.

Hasan-ı Basrî, Ömer İbn Abdülaziz’e yazdığı mektubunda, adil yöneticinin niteliklerini şöyle sıralar:

“Ey müminlerin emîri! Bil ki Allah, adil imamı; haktan her sapanı düzeltici, her zalimi doğrultucu, her bozuğu islâh edici, her zayıfa güç verici, her mazluma hakkını veren ve her şaşkına sığınak kılmıştır.

Ey müminlerin emîri! Âdil imam; develerine karşı şefkatli bir çoban ve onlara en iyi otlağı arayan bir dost gibidir. Onları tehlikeli otlaklardan uzaklaştırır, yırtıcı hayvanlardan korur, sıcak ve soğuğun eziyetinden muhafaza eder.

Ey müminlerin emîri! Âdil imam; çocuklarına karşı şefkatli bir baba gibidir. Küçükken onlar için didinir, büyüdüklerinde eğitimleriyle uğraşır, hayatta iken onlar için kazanır, ölümünden sonrasına da onlar için mal biriktirir.

Ey müminlerin emîri! Adil imam; çocuğuna karşı merhametli, yufka yürekli bir ana gibidir. Onu meşakkatle taşır, meşakkatle doğurur. Çocukken terbiye eder. Uyandığında o da uyanır, huzuru ile huzur bulur. Emzirir sonra sütten keser. Sağlığına sevinir, şikâyetinden kederlenir.

Ey müminlerin emîri! Âdil imam; yetimlerin vâsisidir, miskinlerin koruyucusudur. Küçükleri terbiye eder, büyüklerin geçimini sağlar.

Ey müminlerin emîri! Âdil imam; organlar içinde kalp gibidir. Onun sağlıklı olmasıyla diğer organlar sıhhat bulur, bozulmasıyla da bozulur.

Ey müminlerin emîri! Âdil imam; kullarla Allah arasında köprüdür. Allah kelâmını işitir ve onlara dinletir, Allah’ın emirlerini gözetler ve onlara gösterir, Allah’a boyun eğer onlara da boyun eğdirir.

Ey müminlerin emîri! Allah’ın sana emanet ettiği mülkte; efendisi kendisine güvenip muhafaza etsin diye emanet ettiği malını heba eden, ev halkını dağıtıp perişan eden, onları fakirleştiren köle gibi olma!

Ey müminlerin emîri! Bil ki, Allah, yasakları; insanları ahlâksızlıklardan, kötülüklerden sakındırmak için indirmiştir. Onları, uygulamakla görevli olan çiğnerse durum nasıl olur?

Şüphesiz Allah, “kısas”ı, kulları için bir hayat olarak indirmiştir. Onlara kısası uygulayacak olan, onları öldürürse nice olur?

Ey müminlerin emîri! Ölümü ve ölümden sonraki hayatı, ölüm anında taraftarlarının ve ona karşı yardımcılarının azlığını düşün. Onun için ve ondan sonraki büyük korku günü için azık edin.

Bil ki ey müminlerin emîri! Şu anda bulunduğun meskeninden başka bir meskenin var, orada ikametin çok uzun sürecektir. Sevdiklerin senden ayrılacaklar ve seni onun dibinde yapayalnız bırakacaklar. O halde, kişinin; kardeşinden, ana-babasından, eşinden ve çocuklarından kaçacağı o gün için sana yarayacak azık edin.

Ey müminlerin emîri! Düşün, kabirdekilerin, diriltilip dışarı atıldığı, kalblerde ve gönüllerde olanların ortaya konduğu günü, ki o gün tüm sırlar açığa çıkarılmış ve kitap “küçük büyük” hiçbir şeyi bırakmadan kapsamıştır.

Bugünkü kudretine değil yarınki kudretine bak! O gün sen ölüm kemendiyle esir edilmiş olarak, yüzlerin “Hayy ve Kayyûm” olan Allah’a boyun eğdiği bir sırada, melekler, nebîler ve resullerden müteşekkil bir topluluğun arasında bulundurulacaksın.

Ey müminlerin emîri! Bu öğüdümle her ne kadar benden önceki akıl sahiplerinin ulaştığı dereceye ulaşamazsam da hiçbir nasihati esirgemedim. Bu mektubumu; sevdiği kimseyi sağlığına kavuşturmak istediği için ona acı ilâçlar içiren bir doktor telâkki et. Allah’ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerine olsun ey müminlerin emîri!”[31]

Tabiinden Hasan Basrî’nin adil imamda olması gereken bu özelliklerin mektubunda yer aldığını görmekteyiz. Bu özellikler devleti yöneten bir idareciye Kur’an’da emredilen ve sünnetin açıkladığı hükümlere riayeti açıklamaktadır. Şartların dışına çıkan idarecinin hilâfeti Hz. Peygamber’den (sav) tevarüs eden peygamberi hilafet sayılmaz.[32]

Mutezile’de imâmet konusunda hakim olan görüş, devlet başkanını seçme görevinin Müslüman toplumun fertlerine tevdi edilmiş olmasıdır. İmâmet makamına getirilecek kişinin adaletli olması ve iman ehli bulunması, Kitap ve Sünnet ile amel etmesi gerekir. Mutezile, imâm olacak kişinin özelliklerini sayarken onun belli bir soya veya kabileye mensup olmasını, zayıf ve güçlü söz arasındaki farkı anlaması için bilgili olması gerektiğini, adil olabilmesi için cesur, temiz ve takva sahibi olmasının lazım geldiğini söyler.[33]

3) Adil imama İsyan Caiz değildir.

Haricî gruplarının tartıştığı en temel mesele, zalim yöneticiye başkaldırmanın ve silahlı isyanın gerekliliğidir. Bu ilke bağlamında imâmet, imâmetin şartları, imâmın seçilmesi, adalet ve zulüm kavramları üzerinde hassasiyetle durmuşlar ve bu temel konulardaki görüşlerini içeren kuramlar oluşturmuşlardır.[34]

Şiîlik dendiği zaman akla ilk gelen imâmet meselesi olmaktadır. Ehli Sünnet ve’l- Cemaat’a göre imâmet meselesi, dinin aslından değildir. Şia, diğer fırkalardan farklı olarak “İmâmet”i inanç esasları arasında mütalaa etmiştir.[35]

Bilindiği gibi İmâmiyye’ye göre usulu’d-din beştir. Tevhid, Nübüvvet, İmâmet, Adl, ve Meâd’tır.[36]. Bütün Şiî fırkaların merkezi fikri, “Ali b. Ebû Talib’in imâmetinin ve hilafetinin, gizli ya da: açık nass ve vasiyetle olduğu” ve “imâmetin onun evladından başkasına geçmeyeceği” hususudur.[37] Şia’da halife ayrı bir makam ihraz etmektedir. Yeri ise Resül’den sonradır. Halifeliğin bu üstün makamdandır ki onu bizzat Allah tarafından tayin ve tespit edilmesi gerekir.

Sonuç

İbâz’iyye, İslam tarihinde hem düşünsel hem de pratikte açıdan iz bırakan önemli bir hareket olmakla birlikte, araştırmacıların yeterince ilgisine mazhar olamamıştır. ;bâz’i araştırmacılar bu ilgisizliği büyük ölçüde Havaric’e nispet edilmelerine bağlarlar. ;bâz’iler Muhakkime’nin halefi olduklarını her fırsatta dile getirirler ve Muhakkime’ye yapılan nispeti doğrularlar. Ancak fırkanın kendi bakış açısına göre Muhakkime’den yaklaşık yirmi yıl sonra ortaya çıkan Havaric’e nispet edilmeyi bir haksızlık olarak değerlendirirler. Onlara dini görüşlerini şiddet yöntemleri ile benimseyen topluluk Muhakkime değil Ezarika’dır.[38]

;bâz’i hareket Basra’da doğmuş bir harekettir. Muhakkime’nin halefi olması bu gerçeği değiştirmemektedir. Muhakkime’nin parçalanmasından sonra fırkanın düşünce haritasını geliştiren ve Muhakkime’nin siyasi ve itikadi görüşlerinin muhafaza edilmesine ön ayak olan kişi İmam Cabir b. Zeyd’tir. Muhakkime’nin önde gelen liderlerinin Basra’nın önemli alimlerinden olan İmam Cabir b. Zeyd’in direktifleri doğrultusunda hareket ettikleri ;bâz’i kaynaklar tarafından belirtilmektedir. Özellikle Ebu Bilal ve İbn İbaz gibi şahsiyetlerin onun görüşlerine önem vermişlerdir. Muhakkime’nin hicri 64 yılında parçalanmasından hemen sonra oluşan kaos ortamında İmam Cabir b. Zeyd fırkanın şiddet yanlışı bir anlayışa evrilmesine mani olmuş ve tebliğde hikmet yöntemini benimsemiştir. Devrin yöneticileri ile iyi geçinmeye gayret göstermiştir.

Siyasi görüşlerinin çıkış noktası eşitlik, ehliyet ve ümmetin rızasıdır. ;bâz’i anlayışa göre ümmetin onayını alan idarelere hilafet adı verilirken iktidarı silah zoru ile ele geçirenler bu ünvana layık değillerdir. Hilafet ne bir ailenin ne de bir şahsın inhisarındadır. Ehil olmak ve ümmetin onayını almak şartı ile her Müslümanın devlet başkanı olma hakkı vardır. İyiliğin emredilmesi, kötülüklerin yasaklanması ve ümmetin malının ve canının korunması için devlet gerekli bir kurumdur.

 

Kaynakça

Ahmed Sarıkaya). Nehir Yayınları, İstanbul, 1990.

Akbulut, Sahabe Devri Siyasî Hadîselerinin Kelâmî Problemlere Etkileri, Birleşik Yayınları, İstanbul, 1992.

Ateş, Orhan, “İmam Ebu Şasa Câbir b. Zeyd ve İbâdiyye Fırkası içindeki Yeri”, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, Cilt 4, Sayı 3 (2017)

Ateş, Orhan, el-İbâdiyye min Masadiriha, Cezayir 2014

Ateş, Orhan, Günümüz Umman İbâdiyyesi, (Basılmamış Doktora Tezi, Uludağ Ünv. İlahiyat Fak. 2017)

Avni İlhan, “İmâmet”, DİA, İstanbul, 2000, C. XXII.

Bağdadî Ebû Mansur Abdülkahir b. Tahir b. Muhammed Temimi Abdülkahir 429/1037-38, Usulü’d-din. Beyrut: Dârü’l-Âfâki’l-Cedide, 1981.

Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, VII, Beyrut 1996.

Câhız, Ebû Osman Amr b. Bahr b. Mahbub el-Kinani el-Leysi 255/869 el-Osmaniyye; (Thk. Abdüssellam Muhammed Harun), Dârü’l-Kitâbi’l-Arabi, 1955. 367

Câhız, Resailu’l-Câhız (er-Resailu’l-Kelâmiyye), (Thk. Ali Ebu Muhlim), Daru Mektebeti’l-Hilal, Beyrut, 2004, s. 116.

Ebû Zehra, İslam’da Siyasi, İtikâdî ve Fıkhî Mezhepler Tarihi, (Çev. Sıbgatullah Kaya) İstanbul 1996.

Eş’arî, Makalatü’l-İslamiyyîn I, I, (H. Ritter) İstanbul 1929.

eş-Şehrestani, el-MileI ve’n-Nihal, Beyrut 1975.

Gazalî, el-İktisâd fi’l-İ’tikâd, Beyrut, 1988.

Hasan Onat, “Şiî İmâmet Nazariyesi” (Kuleynî, Kummî ve Tusî’nin Görüşleri Çerçevesinde), AÜİFD, s. XXXII, 1991.

İbn Abdi Rabbihi, İkdu’l-Ferid, I, Kahire 1948-1956.

İbn Manzur; Lisanu’l-’Arab, XII, Beyrut trz.

İbn Sellâm, Kitab İbn Sellaâm el-İbâzi, Beyrut 1985.

Muhammed Ebû Ras el-Cerbî, Mu’nisü’l-Ehibba fi Ahbari Cebre, (Thk. Muhammed el-Merzûkî), el- Matbaatu’r-Rüstemiyye, Tunus, 1960,

Mustafa eş-Şek’a, el- İslam bilâ Mezahib, Dâru’l-Mısriyye el-Lübnâniyye, Kahire. 1991

Muzaffer, Muhammed Rıza, Şia inançları, Akaidü’l-imâmiyye. (Trc. Abdülbaki Gölpınarlı), İstanbul, Zaman Yayınları, 1978.

Watt, W. Montgomery, İslami Tetkikler, (Çev., Süleyman Ateş), Ankara 1968.

* Ölmez, Sadi, Van Yüzüncü Yıl Ünv. Sosyal Bil. Ens. Doktora Öğr. [email protected]

[1] Ateş, Orhan, “İmam Ebu Şasa Câbir b. Zeyd ve İbâdiyye Fırkası içindeki Yeri”, Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, Cilt 4, Sayı 3 (2017), s. 58-84.

[2] Eş’arî, Makâlâtu’l-İslâmiyyîn, c. I, s. 207;  İbn Hazm, el-Fasl fi’l-Milel ve’l-Ahvâı ve’n-Nihal, c. II, s. 113.; Şehristanî, el-Milel, s. 131-133; Şehristânî, İslam Mezhepleri, (Çev. M. Öz), 33–34. 28 İbn Hacer, Fethu’l-Barî, c. II, s. 283

[3] İbn Esîr, el-Kâmil, c. III, s. 290-292; Ateş Orhan, Günümüz Umman İbâdiyyesi, (Basılmamış Doktora Tezi, Uludağ Ünv. İlahiyat Fak. 2017) s. 16.

[4] Abdulhalim, el-İbâziyye fi’l-Mısır ve’l-Magrip ve Alakâtihim, 1990 Muscat, s. 12

[5] Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, 1975, s.157.

[6] Muammer, Ali Yahya, El-İbâzîyye fî Mevkibi’t-Tarih, s. 33-35; ateş, Orhan, el-İbâdiyye min Masadiriha, Cezayir 2014, s. 80

[7] Ateş, Orhan, el-İbâdiyye min Masâdiriha, s. 85

[8] Ateş, Orhan, el-İbâdiyye min Masâdiriha, s. 45

[9] Ateş Orhan, Günümüz Umman İbâdiyyesi, (Basılmamış Doktora Tezi, Uludağ Ünv. İlahiyat Fak. 2017) s. 16

[10] İbn Manzur; Lisanu’l-’Arab, XII, s. 24-26.

[11] Avni İlhan, “İmâmet”, DİA, İstanbul, 2000, C. XXII, s. 290.

[12] Akbulut, Sahabe Devri Siyasî Hadîselerinin Kelâmî Problemlere Etkileri, Birleşik Yayınları, İstanbul, 1992, s. 88.

[13] Ateş, Orhan, Günümüz Umman İbâdiyyesi, (Basılmamış Doktora Tezi, Uludağ Ünv. İlahiyat Fak. 2017) s. 120

[14] Ateş Orhan, Günümüz Umman İbâdiyyesi, (Basılmamış Doktora Tezi, Uludağ Ünv. İlahiyat Fak. 2017) s. 16.

[15] Bağdadî Ebû Mansur Abdülkahir b. Tahir b. Muhammed Temimi Abdülkahir 429/1037-38, .Usulü’d-din. Beyrut : Dârü’l-Âfâki’l-Cedide, 1981, s. 67.

[16] Taftazani, Şerhu’l-Makasıd, V/236.

[17] Şehristanî, I, 193.

[18] Eş’arî, Makalat, I, 204.

[19] Bağdâdî Firak, s.10.

[20] Ateş, Orhan, el-İbâdiyye min Masâdiriha, s. 145-150.

[21] Bkz. Eşarî, Makâlâtu’ul-İslâmiyyîn, s. 87-88; Ţehristânî, Milel, I, 121-122; W. Montgomery Watt, İslami Tetkikler, (Çev., Süleyman Ateş), Ankara 1968, s. 23-25.

[22] Muhammed Ebû Ras el-Cerbî, Mu’nisü’l-Ehibba fi Ahbari Cebre, (Thk. Muhammed el-Merzûkî), el- Matbaatu’r-Rüstemiyye, Tunus, 1960, s. 52.

[23] Hucurat, 49/13.

[24] Mustafa eş-Şek’a, el- İslam bilâ Mezahib, Dâru’l-Mısriyye el-Lübnâniyye, Kahire. 1991, s. 139.

[25] İbn Sellâm, age., s. 95.

[26] Hucurât, 13.

[27] Gazalî, el-İktisâd fi’l-İ’tikâd, Beyrut, 1988, ss. 148-149.

[28] Câhız, Ebû Osman Amr b. Bahr b. Mahbub el-Kinani el-Leysi 255/869 el-Osmaniyye; (Thk. Abdüssellam Muhammed Harun), Dârü’l-Kitâbi’l-Arabi, 1955. 367 s. 5-8.

[29] Sabri Hizmetli, agm. , ss. 681-716.

[30] Câhız, Resailu’l-Câhız (er-Resailu’l-Kelâmiyye), (Thk. Ali Ebu Muhlim), Daru Mektebeti’l-Hilal, Beyrut, 2004, s. 116.

[31] İbn Abdi Rabbihi, İkdu’l-Ferid, I-25.

[32] Ebû Zehra, age., s. 98.

[33] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, s. 753.

[34] Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, VII, s. 143-154; M. Ziyauddin Rayyis, İslam’da Siyasî Düşünce Tarihi, (Çev.,

Ahmed Sarıkaya). Nehir Yayınları, İstanbul, 1990. s. 66.

[35] Hasan Onat, “Şiî İmâmet Nazariyesi” (Kuleynî, Kummî ve Tusî’nin Görüşleri Çerçevesinde), AÜİFD, s. XXXII, 1991 ss. 89-110.

[36] Muzaffer, Muhammed Rıza, Şia inançları, Akaidü’l-imâmiyye. (Trc. Abdülbaki Gölpınarlı), İstanbul, Zaman Yayınları, 1978. ss. 26-30.

[37] eş-Şehrestani, el-MileI ve’n-Nihal, 1, 146.

[38] Raşidî, en-Nazarât Havle’l-Mezhebi’l-İbâzi, byy.