İbâziyye Mezhebinde İletişimsel Düşünce

31

İbâziyye Mezhebinde İletişimsel Düşünce[1]

Dr. Nâsır B. Alî B. Sâlim En-Neddâbî

Özet

             Bu makale, İbâziyye mezhebinin iletişim biçimini konu edinmektedir. Makalenin yazarı bir İbâzidir ve orijinal metin Arapçadır. Bu gerçeği bir İbâzî’nin kaleminden okumak önemlidir. İbâziler İslam tarihinde çok olumsuz bir isme sahiptirler. Oysa İbâziler, bunun politik olduğunu iddia etmektedirler. Her fırka öncelikle kendi kaynaklarından tanınmalıdır. Bu makalenin amacı da İbaziyyenin iletişim yöntemini kendi kaynaklarından öğrenmektedir. 

Anahtar Kelimeler

Muaviye,  Ali, İbâzi, Tebliğ,  Nehrevân,                                                                      

Abstract

The subject of this article is the communication style of the İbadhiyah sect. The author of the article is a İbadhi and original text is in Arabic.  It is important to read this truth from the pen of a İbadhi The İbadhiyah have a very negative name in the history of Islam. However, the Ibadhi claim that it is political. Each party must first be recognized from its own resources. The aim of this article is to learn the communication method of Ibadhi from themselves.

Key Words

Muawiyah, Ali, İbadhi, Nahrawan

GİRİŞ

Tevhid kelimesi (Lâ ilâhe illallâh) üzerinde Müslümanları bir araya getiren, yüreklerini bu hak (doğru) dinin aydınlığıyla (nuruyla) birleştiren (kaynaştıran) ve azîz (yüce, sevgili) kitabında: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır” buyuran Allah’a hamd olsun…

Salât ve selâm Allah’ın lütfu ve cömertliğiyle Ümmetin yüreklerini birleştiren (kaynaştıran) hidâyet rehberi ve aydınlatıcı lambası Muhammed b. Abdullah’ın üzerine olsun. Din gününe (kıyâmete) dek salât ve selâmın en güzeli Ona olsun…

… İmdi:

Kur’ân’ın indirilmesinin ve hidâyet rehberinin (a.s) gönderilişinin en büyük amacı ve en yüce hedefi, tarihi boyunca parçalanma ve dağılma belasını sık sık tatmış, uzun bir süre onu diğer ümmetlerin/ulusların gerisine düşüren kabile/aşiret çatışmalarının baskısı altında kalmış ve o zamanlar -İslam gelip kalpleri birleştirene ve onları farklı bedenlerde atan tek bir kalp haline getirene kadar- Roma ve Fars/Pers medeniyetleri gibi dünyaya hakim/egemen olan maddî medeniyetler tarafından daha aşağı bir bakışla/görümünle işaretlenmiş olan bu Ümmeti tek bir Rab (inancı) altında birleştirmektir (bir araya getirmektir).

Böylece Müslümanlar İslam’ın parıltılarını ve hidayet nurunu tüm insanlığa taşıdı.  Ardından Ümmet güvenlik, emniyet, şeref ve huzur içinde yaşadı. Daha önceleri bağımlılık ve geri kalmışlığın dibinde/eteğinde iken (İslam ile beraber diğer toplumlara) lider ve öncü oldu. Daha sonra bu ümmetin üzerinden (belirli) bir zaman geçti ve ümmet yine kaybetmiş mahzun bir şekilde bölünmüş ve ihtilafa düşmüş eski haline döndü. Böylelikle yeni mezhepler/doktrinler ortaya çıktı ve gruplar kamplaşıp kutuplaştı. Herkes hakikatin/gerçeğin onunla olduğunu ve kimseye pamak ucu kadar haksızlık etmediğini iddia eder hale geldi.

Bu gerileme ve anlaşmazlığın ortasında, bembeyaz/şeffaf ve temel kriterleri son derece net/belli bir mezhep/doktrin ortaya çıktı. Bu mezhebin gayesi, bu Ümmeti yeniden Hz. Peygamber (a.s) ve Hulefâ-yi Râşidîn (632-661) dönemindeki (müstakîm) yola ve duruma geri döndürmektir. Bu amaç uğruna karşılıklı yardımlaşıp mücadele etti. hatta ideolojisini, ilkesini ve doğru yaklaşımını umutsuzca savundu. İdeolojisini, prensibini ve doğru bulduğu yöntemini savunmak için her şeyi göze aldı.

Onlar, bu Ümmetin sağlam kalan ideolojisini ve doğru (müstakim) yolunu ortadan kaldırmak isteyen azgın saldırılara karşı direnen İbâzîlerdir. Onlar, Hz. Peygamber (a.s) ve Hulefâ-yi Râşidîn (632-661) dönemlerinde olduğu gibi bu ümmetin parlaklığı (aydın günleri) mutluluğu/huzuru yeniden geri dönsün diye birlik ve beraberliği sağlamak ve anlaşmazlığı/çatışmayı sona erdirmek için tüm güçleriyle çalıştılar.

İslam toplumunun tüm kesimleriyle olan diyaloglarında akıl/mantık ve güzel davet metodunu kullandılar. Müslümanlar arasında akan kanı durdurmadan bunların (diyalog ve davet) gerçekleşmesinin mümkün olmadığını biliyorlardı. Bunun üzerine savaş dilini durdurma ve diyalog dilini sunma çağrısında bulundular. Bu metodu takip edip dilleri ve eylemleriyle insanları buna uymaya çağırdılar. Geçmiş çağlardan günümüze kadar bu yolda kalmaya devam ettiler.

Biz bu satırlarda, Nehrevan’da düşüncelerinin ortaya çıkmasından bugüne kadar Umman’daki ve Mağrip ülkelerinin bazı yerlerindeki ağırlık merkezlerinin kaymasına kadar takip ettikleri bu diyalog metodunu açıklığa kavuşturmayı arzuladık. İdeolojilerini üzerine inşa ettikleri temeller/kriterler okuyucuya net bir şekilde görünsün diye büyük ölçüde bu fikrin ortaya çıkışının başlangıcına odaklandık. Yaşadıkları tüm bu koşullar/zorluklar, Allah’ın rızasını elde etmek, Ümmetin birliğini sağlamak ve dağınıklığını gidermekten başka bir gayesi olmayan bir fikir ortaya çıkarmak içindir.

Şüphesiz bu satırları, İslam dünyasına: “Hepinizin yanlış üzeresizin! Hidayet (doğru yol) üzerinde olan yalnızca biziz!” demek için sunmuyoruz. Fakat “burada iyi (salih) öncüllerimizin (seleflerimizin) üzerinde olduğu ve onlardan sonrakilerin (halef) de büyük bir hırsla sımsıkı sarıldığı gerçek (reel) bir deneyim (tecrübe) vardır” diyoruz.  Öyleyse bu gerçek (reel) deneyimi (tecrübe) okuyun ve iyice bakın. Ardından söylediklerinin, yaptıklarının ve meydana getirdiklerinin hakikatini/gerçekliğini öğrenmek için tarihlerine geri dönüp bakın.

Son olarak Yüce Allah’tan, bu düşüncenin dünyanın her yerine ulaşmasını diliyoruz. Böylece Dünya, her Müslümanın hayatında takip etmesi gerektiği diyalog düşüncesindeki ilâhî/rabbânî metodu tanısın. Böylelikle önyargılı ve kötü niyetli kişilerin çarpıttığı İslam’ın hakikatlerini açıklığa kavuşturmak mümkün olsun.

…Yüce Allah, niyetlerin arka planını (iç yüzünü) bilendir.

İletişim Kavramı

İnsanı, bu önemsiz dünyada diğer canlılardan ayıran en önemli şey, düşünme yeteneğinin eşsiz enerjisi ve hemcinsleriyle olan iletişimidir. O, diğer insanlarla olan iletişiminde koşulları/durumları takip eden, fikirleri, düşünceleri ve hakikatleri yayınlayan, kendisine ve grubuna uygun kararlar almasında yardımcı olan bir yönteme/araca sürekli ihtiyaç duymaktadır. Bu yöntem/araç, kendi içinde geçmiş nesillerin bilgeliğini (hikmetini) ve zamanlarının egemen kültürlerini sonraki nesillere aktarmak için eşsiz bir yöntemdir/araçtır.

Fikir, duygu ve bilgi alışverişi süreci, “gönderen ve alıcı arasındaki kanıt alışverişinden başka bir şey değildir. Burada mesaj ilk kişiden (gönderici) diğer kişiye (alıcı) doğru gider. Süreç, bahsettiğimiz konuya örtük veya açık bir cevap gerektirir.”[2] O halde iletişim, iki taraf arasında katılımcı bir eylemdir. İlk taraf “gönderen”, diğeri de “karşılayan veya alıcı” olarak adlandırılır. Bu iletişim süreklilik sağlar ve alıcının sınırında durmaz. Aksine sürekli ilişkiler çemberine bağlıdır.

İki veya daha fazla taraf arasındaki iletişim süreci, iletişimin olmazsa olmazı olan bir dizi öğeye/unsûra bağlıdır, bunlar:

  • Gönderen: İletişim sürecindeki ilk taraftır, başlatıcıdır ve sürecin başlaması ona bağlıdır.
  • Gönderilen/Muhatap: O, “sistemi ve farklı seviyelerini kodlayabilme derecesine bağlı olarak mesajın kodunu çözen, tamamen veya kısmen kavrayan ve daha sonra bu asimilasyona göre cevap veren” kişidir. [3]
  • Yöntem/Usül: “Haber değerlerini düzenleyen kanunu/yasayı ve gönderen ile gönderilen/muhatap arasında paylaşılan geleneksel ortak noktaları aracılığıyla düzenlenen/organize edilen zincir hiyerarşisini temsil eder. Her model, sentetiktir.” [4] Yöntemler, çeşitlidir. Bazen sözlü ile yazılı gibi lafzîdir (sözeldir). Bazen de kinetik ve duygusal fizyoloji gibi gayr-ı lafzîdir (sözel değildir).
  • Mesaj: İletişim sürecinin kurulduğu hedeftir. Gönderenin muhatabına ilettiği bir dizi fikir ve anlamdan oluşur.
  • Kanal: İletişim sürecinde kullanılan bir araçtır. Yani, bir kişinin ihtiyaçlarını ve duygularını ifade etmek ve düşüncelerini başkalarına iletmek için kullandığı dilsel birimlerdir.
  • Etki: mesajın muhatap üzerindeki etkisi, yani iletimin istenen sonucudur.

Yukarıdakilerden anlaşılacağı gibi, iletişim kavramı, içerisinde bir dizi anlam ve farklı ilişki biçimlerini barındıran büyük bir kavramdır. Bu çalışma/araştırma, kültürel ve sosyal boyuta has olduğundan kültürel ve sosyal entelektüel iletişime odaklanacaktır. Kültürel ve sosyal ilişkiler, bir kategori düzeyinde veya farklı gruplar düzeyinde oluşturulacaktır. Bu nedenle “kültürel iletişim” kavramı, “aralarında bir tür karşılıklı anlayış yaratmak için bir kişiden diğerine ve bir gruptan diğerine hedefli bir bilgi aktarımı” olarak tanımlanır.[5] Bu aktarım, doğrudan ve dolaylı olarak çeşitli şekillerde gerçekleşir.

Sosyal iletişim kavramına gelince, bireyler ve gruplar arasındaki ilişkilerin oluşmasına ve aralarındaki etkileşime dayanır. Bu nedenle sosyal etkileşim, iki veya daha fazla birey arasındaki karşılıklı etki anlamına gelir, böylece her biri diğerini etkiler ve bundan etkilenirler.[6] Bundan açıkça anlaşılmaktadır ki, bireyler ve gruplar arasındaki ilişkiler, birinin diğerini etkilemesi veya ondan etkilenmesi sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu da aralarında temas, tanışma veya entelektüel bir diyalog olmadan gerçekleşemez.

Bu açıdan bakıldığında bu bölümde, Ortaçağ İslamî dönemi boyunca bu iki bölgenin zihinleri tarafından taşınan ve benimsenen iletişimsel düşüncenin konularını araştırıp takip etmek için Umman ile Mağrip ülkeleri arasındaki entelektüel iletişime odaklanılacaktır. Böylelikle okuyuculara, arkadaşını bireyler arasında genellikle sosyal ve manevi ilişkiler kurmaya yönlendiren gruplar üzerindeki entelektüel etkinin gücü görünür/ortaya çıkar. Kalplere, kendisine bağlanmalarını ve fedakarlık yapmalarını sağlayan harika bir sevgi aşılar/eker. Bu durum, aşağıdaki satırlarda gösterildiği gibi Umman ile Mağrip ülkeleri arasındaki ilişkide belirgindi.

Ummanlılar ile Mağriblilerin İletişimsel Düşüncesinde İslamî Referans:

Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.”[7] Bu ayetten hareketle Hz. Peygamber’in (a.s.), ailesi ve komşularından çevre ülkelere kadar çevresindeki herkesle “tanışma, iletişim ve ilişki kurma” ilkesini somutlaştırdığını görmekteyiz. Hz. Mustafâ (a.s.), bu ilkeyi Mekke-i Mükerreme’de İslam dininin şafağının başlangıcından beri uygulamıştır. İslam dinini davet/teblîğ etmek için en iyi/uygun yöntemleri seçerken halkı ile beraber bunu uyguladı.[8]

Komşu ülkelerle yaptığı uygulama, Habeşistan kralı Necâşî ile iletişim kurduğunda belirdi/ortaya çıktı: Zira Hz. Peygamber (a.s), Kureyş’in zararlarından korunmaları için Müslümanlara Kureyş otoritesinden uzak olan bu bölgeye (Habeşistan’a) gitmelerini emretti.[9] Mübarek ayakları Medine-i Münevvere’ye basar basmaz, oradaki Yahudilerle ilişki türü ve iletişim yöntemi hakkında net bir belge oluşturmak için harekete geçti.[10]

Bu söz konusu ilişkiler açık ve somut fiziksel ilişkiler olsa da, Hıristiyan Romalıların Mecûsî Persler/Farisler tarafından yenilgiye uğratılmasından ötürü Hz. Peygamber’in (a.s.) duyduğu üzüntü, başka bir iletişim türünün açık kanıtıdır.[11] Bu da, manevî ruhsal/ahlâkî bir iletişimdir. İslam ve Hıristiyanlık arasındaki tek bağlantı, iki ilâhî/semâvî yasa/şerîât olmalarıdır. Bu duyguyu harekete geçirip uyandıran bu bağdır.

Sahâbe (r.a.) ve onlardan sonra gelenler, kardeş Müslümanlar ve inkarcı müşriklerle olan ilişkilerinde esasları (çekirdeği) insanlık öğretmeni Hz. Muhammed (a.s.) tarafından oluşturulmuş bu eşsiz yolu/metodu takip ettiler.

İslam halkları/ulusları bu metottan esinlenerek bunu yaşamlarının her aşamasında uyguladılar. İslam tarihi boyunca, İslam dünyasının doğusu ve batısı arasındaki iletişim açık kaldı. İslam dünyasının doğusu ve batısı arasında birçok birçok ortak bağlantı olduğu kabul edilir. Bunlardan bazıları şöyledir: bir (aynı) din, bir kıble, bir peygamber, bir kitap ve diğer manevi bağlar. Ancak bu temel manevî bağlara ek olarak bazı İslam bölgeleri arasında özel bağlantılar vardır. Bu bölgelerden biri de Mağrib ülkeleri ile Umman’dır. Bu iki bölgeyi birbirine bağlayan en belirgin bağ, olanı İbâzî mezhebidir.

İbâzî mezhebi, ilk çekirdeğinin Nehrevan’da[12] ortaya çıktığı ve fikirlerinin Basra’da formüle edilip netleştiği hicrî birinci yüzyıldan beri ortaya çıkmıştır. Pratik ve politik olarak Yemen, Umman ve Mağrip ülkelerinde uygulanmıştır. Bu, takipçilerini birbirine bağlayan bağdır. Doğu ve batı ülkerindeki taraftarlarını birbirine bağlayan “vasıl hemzesi (ilinti)” dir.

Aynı şekilde, “İbâzîlik içine kapalı, donuk ve katı bir dünya değildir. Dalgalanmalarla/Değişimlerle dolu tarihi boyunca, karanlık çağlardan geçmesine rağmen yakındaki entelektüel/fikir akımlarından ayrı olarak yaşamamış ve etkisinden uzak kalmamıştır.[13] Bu açıdan tartışmamız, başlangıcından ortaya çıkışına, düşüncesinin belirginleşmesine ve büyük bir kitlenin onu besimsemesine kadar İbâzî mezhebinde “iletişim fikri” hakkında olacaktır. Daha sonra Basra, Umman, Mağrib ve Yemen ülkelerinde adamları tarafından davet/tebliğ edilen fikirlerin uygulanması üzerinedir. Bu da, farklı mezhep ve düşüncelerde olan muhaliflerle nasıl bir ilişki kurulması gerektiğini bildiren ve onlarla ileşitime davet eden İbâzî mezhebinin tüm entelektüel/fikrî ve akidevî/inanca dair yönlerine odaklanarak yapılacaktır.

İbâzî Düşüncesinde Diyalojik Yaklaşım/Yöntem ve Fanatizmden Uzak Durmak

Yüce Allah (c.c.), Hz. Muhammed’in (a.s.) ümmetini, ümmetlerin en seçkini kıldı ve onları diğer tüm geçmiş toplumlara tercih etti. O (c.c.) yüce kitabında şöyle buyurdu: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da inanmış olsalardı elbette onlar için hayırlı olurdu; içlerinden inananlar da var, fakat çoğu yoldan çıkmıştır.”[14]

Onun (c.c.) hikmeti/bilgeliği, peygamberinin ölümünden sonra bu ümmetin ayrılığa düşmesini ve ihtilaf etmesini gerektirdi. Bu yüzden taraflar ve gruplar liderleri ve kurucularının davet ettiği düşünce ve anlayışa/içtihada göre bölünüp parçalandı. (Hepsinin beslendiği) kaynak bir olsa da, Kur’ân-ı Kerîm oybirliğiyle ortak metin Kabul edilse de Kur’ân’ın yorumunda ve tefsirinde farklılıklar ortaya çıktı. Bu uyumsuzluk ve çekişme döneminde Kur’ân ve Sünnet’in rehberliğine bağlı olan gruplardan biri de İbâzî grubudur. Bu unsur hakkında iki ana noktada konuşacağız. Bunlardan ilki, İbâzîler’in  muhaliflerine karşı izlediği diyalojik yaklaşım/yöntem’dir. Daha sonra bu mezhebin takipçilerinin fanatizmden uzak duruşunu ve diğer mezheplerle barış içinde bir arada yaşamalarının resimleri/portreleri üzerinde konuşacağız.

            İbâzî Düşüncesinde Diyalojik Yaklaşım/Yöntem

İbâzîler’in  diyalog üzerine kurulu olan iletişim düşüncesinin emâreleri ve işaretleri Muâviye b. Ebî Süfyân’ın sunduğu ve İmam Ali b. Ebî Tâlib’in onayladığı tahkîm ilkesini reddeden Harûrâ’daki sahabeler arasında ortaya çıktı. Sahabenin huzurunda gözleri önünde önce Abdullah b. Abbâs ile Harûrâ halkı arasında, daha sonra da İmam Ali b. Ebî Tâlib ile Harûrâ halkı arasında Kur’ân-ı Kerîm’in metnini anlamaya yönelik bir diyalog ve Hz. Peygamber’in (a.s.) zikrettiği durumlar üzerine bir tartışma gerçekleşti. Diyalog ve münakaşa haksızı haklıdan ayırmak/haklı olanı ortaya çıkarmak için tartışma ve mesajlaşmalarla devam etti/gerçekleşti.[15] Zira aralarındaki ihtilafa ragmen karşılıklı iletişim ve münakaşanın, iletişimin en belirgin tezahürlerinden biri kabul edildiği bilinmekteydi.

Yukarıdakileri açıklığa kavuşturmak için Nehrevan halkı ile Ali b. Ebî Tâlib’in elçisi Abdullah b. Abbâs arasında gerçekleşen   diyalog ve tartışmanın yapıldığı noktalardan birinden bahsedeceğiz: Nehrevan halkı, Muâviye b. Ebî Süfyân’ın Kur’ân’ı mızrak uçlarına geçirip havaya kaldırmasından sonra Ali b. Ebî Tâlib’in hakemlerin verdiği kararı onaylamasına itiraz edip karşı çıktı. Nehrevan halkı, bu anlaşmayı mutlak bir şekilde reddetti. Abdullah b. Abbâs onlara Yüce Allah’ın eşler arasındaki anlaşmazlık durumlarında iki taraftan hakemlerin araya girip haklarında bir karar vermelerine (tahkîme) şu sözleriyle izin verdiğini savundu: “Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Düzeltmek isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.”[16] Yine Harem’de avlanma ile ilgili şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! İhramda iken av hayvanlarını öldürmeyin. Sizden kim böyle bir hayvanı kasten öldürürse öldürdüğüne denk bir evcil hayvanı ceza olarak öder. Bunu aranızdan adalet sahibi iki kişi takdir eder.”[17]

Nehrevan halkından bu davete şöyle bir olumsuz cevap geldi: Yüce Allah bahsettiğiniz durumlarla ilgili hükmü, insanlara bırakmıştır. Fakat bizim ihtilaf ettiğimiz konularda Yüce Allah, insanlara herhangi bir rol ve tasarruf yetkisi vermemiştir. Nitekim zinâkâra yüz sopa vurulmasına ve hırsızın elinin kesilmesine hükmetmiştir. Biz kulların burada fikir beyanında bulunma (içtihâd) hakkı yoktur. Aynen öyle de Yüce Allah, Muâviye ile ilgili hükmünü şu buyruğuyla vermişti: “Eğer müminlerden iki grup birbiriyle kavgaya tutuşursa hemen aralarını düzeltin; ikisinden biri diğerinin hakkına tecavüz etmiş olursa -Allah’ın emrine geri dönünceye kadar- haksızlığa sapanlara karşı savaşın; dönerlerse aralarındaki anlaşmazlığı adaletle çözüme bağlayın ve herkese hakkını verin. Allah hakkı yerine getirenleri sever.”[18] Bu konuda görüş bildirmek bize düşmez. Yüce Allah bizlere hak ve adalete dönene kadar Muâviye ve taraftarlarıyla savaşmamızı emretmiştir.[19] Onun grubu, Müslümanlar tarafından İmam olarak seçilen Ali b. Ebî Tâlib’in hilâfetine karşı gelen “haksız/azgın grup” tu. Hiç kimse Ali ve taraftarlarının “haksız/azgın grup” olduğunu söylememiştir.

Diyalogdan da anlaşılacağı üzere tartışma, Yüce Allah’ın kitabına hakem olması için başvurmaya dayanmaktadır. Fanatizmden, kişisel kapris ve eğilimlerin peşinden gitmekten uzaktır. Bu da, selefin/öncekilerin iletişim metoduna bağlı olduklarının kanıtıdır.

Nehrevan savaşından (38/658) sonra, geriye hayatta kalanlar Basra’ya gidip yerleştiler ve Ebû Bilâl Mirdâs b. Hudeyr et-Temîmî (ö. 61/681)[20] onların lideri oldu. Muâviye b. Ebî Süfyân’ın hükümet politikasında net bir değişiklik belirtileri ortaya çıktıktan sonra onları Hulefâ-yi Râşidîn’in (632-661) yoluna/yöntemine geri dönmeye çağırdı. Muhakkime[21] olarak adlandırılan bu grup Basra şehrinin sakinleriyle iletişim kurabildi ve bir dizi insanlar bu diyalog metodolojisi göz önüne alarak onların reformist fikirlerini benimsedi.

Basra valisi Ubeydullah b. Ziyâd, insanların Muhakkime’nin ideolojisini kabul etme hızını Ebû Bilâl Mirdâs ve takipçilerinin diyalog yeteneğini ve farklı iletişim tarzını betimler bir şekilde şöyle anlattı: “Bu insanların sözlerinin kalplere etkisi, ateşin ateşböceğine olan etkisinden daha hızlıdır.”[22] Emeviler Devletinin yöneticisi tarafından bunun itiraf/kabul edilmesi, Muhakkime’nin fikirlerini/düşüncelerini başkalarına iletmek için kullandıkları farklı üslûbun kesin kanıtıdır. Bu itirafın Muhakkime’nin en azgın düşmanlarından gelmesi ayrıca dikkat çekicidir. Zira hakikat/gerçek, düşmanların bile şahit olduğu/itiraf ettiği şeydir.

Muhakkime’nin Basra halkına bu denli iyi davranması, Emevî hükümdarları katında bağışlanmalarını sağlamadı. Ebû Bilâl Mirdâs b. Hudayr’in takipçileri, Basra yöneticilerinden en kötü işkenceleri tattılar: Hapis, cinayet ve işkence. Bu noktada Ebû Bilâl ve –sayıları kırk adama ulaşmış- bir grup takipçisi Basra’dan ayrılmaya ve daha güvenli bir yer aramaya karar verdi. Böylece İran’ın Ahvâz şehrine doğru gitmeyi (61/680) kararlaştırdılar.

Yola çıktıkları esnada Ebû Bilâl insanlara fikirlerinin onları davet ettiği ilkeleri ve diğer insanlara karşı yaklaşımlarında takındıkları üslûbun kriterlerini verdi ve onlara şöyle seslendi: “Allah’a yemin olsun ki, bu zalimler arasında duramayız. Adaletten sapan ve değerlerden ayılan hükümleriyle yargılanıyoruz! Allah’a yemin olsun ki, buna karşın sabretmek büyük bir iştir/oldukça zordur. Bu durumda kılıcını çekmek ve yolları korkutmak büyük bir vazifedir. Fakat tüm bunlara ragmen biz onlardan uzak duruyor ve onlara karşı kılıçlarımı çekmiyoruz. Sadece bizimle savaşanlarla savaşırız.”[23] Şöyle de seslendi: “Bizler yeryüzünde bozgunculuk yapmak veya birilerini korkutmak için baş kaldırmadık. Bilakis bizlere yapılan haksızlıklardan/zulümden kaçıyoruz. Sadece bizimle savaşanlarla savaşırız. Hakkımız olan hediyeler dışında ganimete dokunmayız”[24]

Bu tarihsel dönemde (h.1/m.7), bu iki metinden Muhakkime’nin davet ettiği ilkeleri ayırt edebiliriz. Bu, onların muhalif düşüncedekilerle olan ilişki ve iletişimlerindeki zarif yönteme/üslûba işaret etmektedir.  Ebû Bilâl, Müslümanın Müslüman kardeşiyle kavga etmesini/savaşmasını ve bunu adaletten sapan zulüm ile ilişkilendirdi.

 Bu metin aynı zamanda Ebû Bilâl Mirdâs ve takipçilerinin diğer insanlara karşı saldırganlık yapmama ve kendini savunma dışında Müslüman kardeşlere karşı kılıç kullanmama politikasını benimsediklerini ortaya koydu. Ayrıca yeryüzündeki bozgunculuğu güçlü bir şekilde reddettiğini ve ifsâdın onların niteliklerinden olmadığını gösterdi. Ebû Bilâl ve takipçileri güven içindeki insanların korkutulmasını yasakladı. Kendisinin ve takipçilerinin daha önce kendilerine tahsis edilenler dışında Devlet fonlarından/mallarından almayacaklarını vurguladı.

Ebû Bilal Mirdâs b. Hudayr ve kırk kişiden oluşan takipçileri, Basra Valisi Ubeydullah b. Ziyâd’a teslim etmek için Horasan’dan mallarla gelen bir konvoyla/kafileyle karşılaştıklarında, pratikte insanları davet edip savundukları düşündüklerini uyguladılar. Daha sonra onları durdurup kendisinin ve takipçilerinin alacaklarını/hediyelerini aldıktan sonra[25] yolculuklarına devam etmelerine izin verdi.[26] Bu ilkeleri, Basra valisi tarafından onlarla savaşmak üzere gönderilen ordular üzerlerine yürüdüklerinde en kötü ve en zor şartlarda dahi uyguladılar. Ebû Bilal, onların komutanlarına şöyle seslendi: “Allah’tan kork, Ey Müslüman! Biz, savaş istemiyoruz ve ganimet de toplamıyoruz.  O taktirde bizden ne istiyorsunuz?” Komutan: “Sizi Ubeydullah b. Ziyâd’a götürüp teslim etmek istiyorum” diye cevap verdi. Bunun üzerine Mirdâs: “Ama o zaman o bizi öldürür!” deyince, komutan: “şayet öldürse bile bunu yapacağım” dedi. Mirdâs: “O taktirde kanımızın dökülmesine sen de ortak olursun!” diye karşılık verince, komutan: “Allah buna izin vermiştir. Zira İbn. Ziyâd hakılıdır, siz ise haksızsınız” dedi.[27] Ardından Ebû Bilal takipçilerine, rakipleri başlamayana kadar savaşa başlamamalarını söyledi. Nihayetinde iki taraf arasında Ebû Bilal ve tüm takipçilerinin ölümüne yol açan bir savaş başladı.

Ebû Bilal Mirdâs b. Hudayr’ın bu ayrıcalıklı kişiliği, başkalarına karşı sergilediği seviyeli tutum, güzel davranışı, üstün ahlakı ve insanların ona karşı olan sevgisi Onu önemli bir kişilik ve övünç sembolü kıldı. Şiâ ve Mu‘tezile gibi bir çok fırka onun kendilerinden olduğunu iddia edip, onunla gurur duyduklarını ve onu takipçilerinin en önde gelenlerinden kabul ettiklerini iddia etmiştir.[28]

Ebâ Bilal Mirdâs’ın ardından gelen mezhep liderleri bu diyalog düşüncesi üzerinde yürümeye devam etti. Abdullah b. İbâz et-Temîmî,[29] Basra’daki kabilesinin gücüne dayanarak yüksek bir sesle bu fikri dillendirirdi. İbâzîler’in sözcüğü olduğundan İbâzîler ona nispet edilmiştir.

Abdülmelik b. Mervân’a[30] yazdığı mektuplardan dolayı kaleme alınmış, mezhep inançlarını ve takipçilerinin din olarak benimsediklerini açıklayan birçok kitap kaleme alınıp kayıtlara geçmiştir. Bu, İbâzîler’in diyaloğa olan eğilimlerinin ve sosyal statülerine bakılmaksızın başkalarıyla iletişim kurma sevgilerinin en büyük kanıtıdır.[31] Abdullah b. İbâz, Abdülmelik b. Mervân ile yazışmalarında, fırkalarının besimsemiş olduğu din anlaşıyına değindiği gibi ayrıca o dönemde birçok Müslümanı ilgilendiren/meşgul eden bazı meselelere de değindi. Halife Osman b. Affan döneminde meydana gelen ayaklanma/fitne olayları ile Muâviye b. Ebî Süfyân’ın iktidara gelme şekli değindiği konular arasındadır.

İbn İbâz, Abdülmelik’e yazdığı mektuplardan birinin başında şöyle demiştir:

“Bismillahirrahmânirahâm; Abdullah b. İbâz’dan Abdülmelik b. Mervân’a,

  Ve sonra (İmdi): “Selamün aleyküm, Kendisinden başta ilâh olmayan Allah’a hamd ederim. Sana Allah’tan korkmanı tavsiye ederim. Zira hayırlı netice takvadadır ve gaye Allah’tır. Bil ki, O (c.c) ancak takva sahiplerinden kabul eder.”

Mektubunu şu sözleriyle sonlardırdı: “Bana gönderdiğin mektupta, yazına cevap vererek dönüş yapmamı istemiştin.  Allah için senden dileğim, mektubumu meşgul olmadığın müsait bir zamanda okuman, kendini onu anlamaya adayıp anlamları üzerinde düşünmen ve öngörülü bir şekilde bakmandır.  Ardından eğer yapabilirsen mektubuma cevap yaz. Bana Allah’ın kitabından deliller getir ki söylediklerine inanıp seni tasdîk edeyim. Bana Dünyayı sunma, çünkü dünyaya yönelik hiçbir arzum yoktur ve ihtiyacım yoktur. Bana yapacağın tavsiyeler, din ve ölüm ötesi (ahiret) ile ilgili olsun. Zira o, en güzel tavsiyedir. Yüce Allah, bizi itaat etmede bir araya getirmeye Kadîr’dir. Ona itaat etmeyende hayır yoktur.

Başarı Allah’tandır. Rıza (hoşnutluk), Ondadır. Selamün aleyküm…”[32]

Mektuptaki ifadeler, iletişim ve diyaloga duyulan sevginin yönlerini gösteriyor: “Barış ve esenlik üzerinize olsun/Selamün aleyküm” diyerek başladı. ​​Daha sonra Müslümanların hayatları boyunca tavsiyeleştiği “Allah’tan korma/takva” ile önerilerine devam etti. Bu ifadeler, mesajın içeriğinin, her türlü uzlaşmazlık, kibir ve aşırılıktan uzak, barışçıl tavsiye ve diyalogdan başka bir şey olmadığını açıklığa kavuşturmaktadır. Abdullah b. İbâz, Abdülmelik’e sözlerine öngörü ile bakmasını, kibir ve görüş/düşünce fanatizminden/hoşgörüsüzlüğünden uzak durmasını önerir. Ona bu öneri ile sadece samimi bir nasihatte bulunmak istediğini ve mal, iktidar, otorite veya halife katında bir statü aramayacağını belirtti. Bu mektup, İbâzîler’in tebliğ görevlerinde çeşitli şiddet ve güç görüntülerinden kaçınarak düşüncelerini diğer insanlara iletirken delil ve iknaya olan bağımlılıklarının en iyi kanıtıdır.[33]

Copperley bu mektupları bize şöyle anlatmaktadır:

“Abdullah b. İbâz bu mektupları bütünleşik bir inanç biçiminde örmedi/yazmadı. Ancak yine de dinî tarih, imametin ilkeleri, suçlunun hükmü ve kıyamet günündeki akibeti hakkında tutarlı bir doktriner/mezhepsel görüş oluşturmaktadır. Aynı şekilde daha sonraları tam olarak formüle edilen “velâyet ile berâat” teorisi ile ilgili bir kaynak sunar. Toplumsal eşitlik talebinde önemli/büyük bir yer işgal eder. Buradan Abdullah b. İbâz’ın Abdülmelik b. Mervân’a yanıt vermek için bahsettiği derin akidevî ve fıkhî fikirlerin ortasında, Müslümanlar arasında eşitlik çağrısını gözden kaçırmadığı anlaşılmaktadır. Bunu, sözcüsü olduğu grubun takip ettiği düşünceleri açıklığa kavuşturmak için yapmaktadır.[34]

İbâzîler bu metodu izlemeye devam etti: İbâzîler’in lideri ve imamı olan Ebû Übeyde Müslim b. Kerîme[35] döneminde, İbâzîlerden bir heyet halife Ömer b. Abdülaziz’e (h.99/m.717-h.101/m.719) gitti. Heyetin ilk ve son arzusu/hedefi, tüm muhaliflerle hoşgörü ve diyalog ile tanınan/karakterize olan halife ile diyalog kurmaktı.     

Bu heyeti, bilgi ve erdem sahibi olan bir dizi İbâzî kişiler tamsil etti. Bunlar arasında bazıları şöyledir: Cafer b. Semmâk el-Abdî el-Basrî,[36] Ebu’l-Hurra Ali b. Husayn el-Anberî,[37] Hattât b. Katib et-Temimî el-Ummânî,[38] Ebû Süfyan Kamber el-Basrî,[39] Salim b. Zekvân el-Hilâlî,[40] Ebû Hamza eş-Şârî el-Ummânî.[41]

Bu heyet, Halife Ömer bin Abdülaziz’e mezhebin fikirlerini, inançlarını, ümmetin islahı için yapacağı yeniliklerde, bid’aları yok edip sünneti yaşatmasında, iyiliği emredip kötülüğü yasaklamasında onu desteklemeye yönelik arzularını ve halife olarak kendisine biat edeceklerini (sadakatlerini) arz etti.

Heyetin halifeden kaldırılmasını istediği en belirgin bid’at, Ali b. Ebi Talib’in mimberlerde lanetlenmesi oldu. Halife, bunu kabul etti. Fakat onların diğer bazı düşüncelerine katılmadı. Rivayet edildiğine göre Halife Ömer b. Abdülaziz’in oğlu Abdülmelik, heyetin sunduğu tüm istekleri kabul etmiştir.[42]

Bu heyet Halife Ömer b. Abdülaziz ile bazı konularda aynı fikirde olmamasına rağmen, İbâzîler onu sevmeye, saygı duymaya, dost edinmeye, merhamet etmeye ve onu Emevilerin en iyi hükümdarı olarak görmeye devam ettiler. Hatta rivayet edildiğine göre, İmam Ebu Ubeyde Müslim b. Ebi Kerime şöyle demiştir:  “Ömer’in fikrini Kabul etmelerini çok isterdim (Keşke onlar Ömer’in fikrini kabul etselerdi)”[43] Bu, İbâzîler’in  Emevî veya Abbasî yöneticilerini sadece miras (saltanat) yoluyla iktidara gelmeleri nedeniyle kınamadıklarının en açık delilidir. Aksine adaletsizlik/zulüm, aralarındaki bu büyük boşluğun/çatlağın temel nedenidir. Halife Ömer b. Abdülaziz’in iktidara gelmesiyle, biât etmek (sadakat sözü vermek) ve reform yolunda ilerlemesine teşvik etmek için ona yöneldiler.

Bağnazlıktan/Fanatizmden Kaçınma ve Başkalarının (Görüşlerini) Kabullenme

İbâzî mezhebi, kurulduğu günden bu yana karşılıklı iletişime davet eden entelektüel yönleriyle temayüz etmiştir. Bu yönler, birçok Müslümanın bu düşünceye katılması, benimsemesi, üzerinde çalışması, hatta savunması ve yayılması için gayret etmesi için uygun ortamı ve çekici merkezi hazırlayan unsurlardır. Mezhebin doğuşundan bu yana, taraftarları ve takipçileri mezhebi belirli bir kişiye atfetmeyi/nispet etmeyi tasvip etmiyordu. Zira onlar kendilerine fanatizmden/bağnazlıktan uzak bir takım adlandırmalar da bulunuyorlardı; “Ehl-i Davet, Ehl-i İstikamet, Cemaat-i Müslimîn” gibi isimler bunlar arasındadır. İbâzî olarak adlandırılmaları ise, muhaliflerince yapılmıştır; Bunun nedeni, Abdullah b. İbâz’ın sözcü olarak onlar adına alenen konuşmasıdır. İbâzîler ilk olarak bu isim ile tanınmadılar. Fakat bu şekilde anılmakta bir sakınca olmadığını görünce bunu kabullendiler.[44]

Salimî bu konuda şöyle diyor:[45]

Muhalifler bizi “İbâzî” diye adlandırmışlar, fakat biz buna razıyız,

Bu işin aslı şöyledir; Geçmişte bizi savunan İbâz adında bir genç varmış,

Düşmanlarımıza karşı bizleri ve kardeşlerimizi cesurca delillerle savunmuş,

Kavmi arasında dirençli biriydi ve kudretine güç yetirilemiyordu,

Düşmanlara ragmen hakkı beyan etmişti ve buna tüm düşmanları tanıktır.

Onlar, belirli birine bağnaz bir şekilde bağlanılmasına veya belirli bir kişinin kutsallaştırılmasına inanmazlar. Onların tek gayesi, nerede olursa olsun ve kimden geliyorsa gelsin hakikattir.

  Takip ettikleri yöntem ve davet ettikleri ilke, hakikati kişilerle değil, kişileri hakikatle tanımaktır.[46] Onlar Salimî’nin de dediği gibi:[47]

“Şayet bizi sevmeyen birinden gelse bile, hakkı gördüğümüz yerde alırız,

Şeçkin bir dostumuz dahi getirse, bizim katımızda “bâtıl” reddedilir.”

Bu, onların liderlerine fanatik/bağnaz bir şekilde bağlı olmadıklarını göstermektedir. Onların emirlerine uymaları, liderlerin hakka bağlılıklarına dayanır. Şayet liderler haktan saparlarsa, onların sözü dinlenmez ve itaat edilmez. Az önce yukarıda belirtilenler aynı zamanda İbâzîler’in  mezheplerine fanatik/bağnaz bir şekilde bağlı olmadıklarını ve nereden geldiğine bakılmaksızın onlardan olmayan birinden gelse dahi hakikati görünce kabul ettiklerini göstermektedir.  Bu özellik, onların fikirlerinin ve inançlarının benimsenmesi için cesaret verici bir teşviktir.

Birliğe davet felsefesi ve tek mezheb fanatizmini/bağnazlığını reddetme tutumu, İbâzî ülkelerinin iletişimsel düşüncesini aydınlatan bir lamba olmaya devam etti. Bu da diğer mezheplerle barış içinde yaşamak, karşılıklı diyalog içinde olmak, İbâzî mezhebini ve inançlarını yakından tanımak için takipçilerini onlara kapı açmaya yöneltti. Aynı zamanda İbâzîler, tanışma ve diyalog yoluyla aralarında dostluk ve sevgi hakim olması için diğer mezheplerin neler yaptığını öğrenebilir.

 “Çünkü İslam Ümmetindeki mezhepçilik ne kuvvet, ne delil/argüman, ne de yasalar ile çökertilmemiştir/yok olmamıştır. Tüm bu araçlar şiddeti ve reaksiyonun gücünü arttırır. Mezhepçilik bilgi ve tanıma ile çökertilir/yok olur. Bilgi ile, herkes başkalarının neye, niçin bağlı olduğunu anlar. Karşılıklı tanışma sayesinde davranışlarını ve kolektif ibadet performanslarını paylaşırlar. Bu tanışma ile her biri, diğerinin yolunu/metodunu gönül hoşluğuyla kabul eder ve kendisine verdiği hakkı ona da verir (İçtihad eder; ya isabet ya da hata eder). Kardeşlik ve hoşgörü gölgesi altında zorluklar yok olur. Kalpler kendilerini Kur’ân ve Sünnet’te belirlenen sabit prensiplere göre inançlarını ve amellerini düzeltmeye çalışır bir halde bulur. “Şu mezhebi bıraktı” veya “başka bir mezhebi benimsedi” denmesinden korkmaz.[48]

Diğer mezheplere karşı bu hoşgörülü ve açık zihniyet, İbâzî mezhebinde fanatizm/bağnazlık olmadığının, İslam birliğine olan sevgisinin ve birlik duvarının yapısını yarıp yıkacak mezhepçilikten uzak durduğunun kanıtı oldu. İbâzîler’in  en eski fıkıh kitaplarından olan “Beyânu’ş-Şer’ (Şeriatın Açıklaması)” adlı kitabın Şafiî, Ebû Hanife ve diğer ehl-i Sünnet imamlarının öğretileriyle dolu olması, buna delil olarak yeterlidir.[49]

Fanatizmin/bağnazlığın reddedilmesinde, inançsal düşüncenin önemli bir rolü vardır. Çünkü doğru ve net bir inancın insan hayatında büyük bir önemi vardır. Zira bu inanç, “ruhu/nefsi hakimiyeti altına alır ve kontrolünü eline geçirip onu iyiliğe yönlendirir. Onun şehvete yönelik azgınlığını sınırlandırır ve bir karekter sahibi olması için onu eğitip sakinleştirir. Eğer inanç olmazsa, o zaman insanın ruhu bunalır, onu sınırsız olan ahlaksız arzuların peşine düşmeye yönlendirerek kontrolü altına alır ve onu ahlaksızlık bataklığına sokar. Böylece nihayetinde insandan daha çok hayvana benzer, hatta daha kötü bir konumda olur.”[50] Dolayısıyla bu durumda İslam inancının Allah’a iman eden bir Müslümanın yaşamındaki önemi daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Buna inanç onu, hayatta aktif ve faydalı bir unsur haline getirir. Böylece bu kişi, evrenin yaşayabilirliği ve faydası için çabalar.

İbâzîler’in  inandığı akidevî/inanca dair ilkeler, bazı hususlar dışında Müslümanların genellikle inandıkları inançtan farklı değildir.[51] Bu akidevî/inanca dair ilkelerin en önemlisi, tevhîd (tek tanrılılık) ilkesi ve Yaratıcının (c.c.) birliğine olan kesin imandır. İbâzîler bu temel esası, onları diğer mezheplere bağlayan temel bir referans edinmiştir. Başkalarıyla aynı fikirde olmadıkları durumlarda, daima onları birbirine bağlayan güçlü bir esas olduğunu hatırlarlar ki, o da “Tek Tanrı” dır. Onlar, kendilerine muhalif olanları, “muhavvidler (tevhîh ehli)” olarak adlandırılar.[52] Bunu, kalplerini dostça kazanmak ve onları birbirine bağlayan bu güçlü referansı kendilerine hatırlatmak için yaparlar.[53]

İmam Talibu’l-Hak Abdullah b. Yahya el-Kindî, San’a’da okuduğu hutbede, kendilerine mezhep olarak muhalif olan şehir halkı ile onları birbirine bağlayan temel prensibi şöyle açıkladı: “Allah’a şirk koşanlar, putperestler, ehl- kitaptan kafirler/inkar edenler ve zalim devlet başkanları haricindeki tüm insanlar bizden, biz de onlardanız (herkesi kendimizle eşit ve aynı görüyoruz).”[54] Bu rol sayesinde, muhaliflerin kalpleri birbirine yanaştı. Böylece İbâzîlerle iletişim kurmayı ve onlara yaklaşmayı arzuladılar.

İbâzî Düşüncede Barışçıl Boyut ve Başkalarıyla Birlikte Yaşama

İbâzî mezhebinin oluşum aşamalarını ve mezhebin kurucusu olan imam Cabir b. Zeyd’in hayatını araştıran biri, şu önemli sonuca varmaktadır: İbâzî mezhebinin oluşumunun doğası, son derece barışçıldır. Kurucusu da, diğer insanların kalplerini kazanmış sevgi dolu, iyiliği seven, ne şekilde olursa olsun müslümanlarla düşmanca ve haksız yere savaşılmasını reddeden, mümkün olduğunca Müslümanlar arasında düşmanlığı alevlendiren ve kalplerine nefret tohumlarını eken gerginliklere odaklanmaktan uzak duran biridir.[55]

Araştırmacılardan biri bu durumu bizlere şu sözleriyle özetlemektedir: “Mezhebin doğuşu ve ortaya çıkış dönemleri, taraflarının ruhunda savaş veya düşmanlık eğimilimin kökleştiğini göstermemektedir. Hareketleri, barışçıl bir hareket olarak doğdu. Mezhepleri, kurucusu olan Cabir b. Zeyd tarafından olgunlaştırılıp gün yüzüne çıkarıldı.  O, Cemel, Sıffîn ve Nehrevan savaşlarına katılanlar arasında değildi. “Hariciler” olarak bilinenler arasında değildi. Devlete karşı kılıçlarını/silahlarını yükselten/çeken veya savaşan Haricilerden ve diğerlerinden de değildi. O, sadece onlarla iyi geçinirdi.”[56]

İbâzî mezhebinin barışçıl bir şekilde bir arada yaşama sevgisini gösteren ve oluşum tarihinin önemli yönleri arasında yer alan hususlardan biri de h.64/m.683 yılında meydana gelen olaydır. Bu olayla kastettiğimiz, Muhakkime saflarındaki büyük bölünmedir. Bu bölünmede bizleri ilgilendiren şey, bölünmenin temel nedeninin muhaliflerle olan ilişkilerde gizli olduğudur. Nâfi’ b. Ezrâk el-Hanzelî, daha sonra “Ezârika” olarak adlandırılan büyük bir Muhakkime grubu ile baş kaldırdı. Abdullah b. Saffâr es-Sa’dî, daha sonra “Sufriyye” olarak adlandırılan başka bir grup ile baş kaldırdı. Necd b. Amr el-Hanefî, daha sonra “Necedât” olarak bilinen üçüncü bir grup ile ayrıldı. Bu üç fırka “Ezârika, Sufriyye, Necedât”, “kendileriyle savaşanların müşrik oldukları” ifadesini benimsediler. Müşriklerle yapılan savaşlardaki muameleyi onlara uyguladılar. İhtilaf ettikleri konuların bir kısmı bundan istisnadır.[57]

Grubun geri kalanına gelince, bunlara “el-Kaade (oturanlar)” denmektedir. Çünkü onlar, Müslüman kardeşlerini öldürmeyi ve onların müşrik olduklarına hükmetmeyi reddettiler. Bu grup daha sonra sözcüsünün adını alarak İbâziyye olarak tanındı. Abdullah b. İbâz et-Temimî, önceden beraber oldukları bu kişilerin iddialarını kendisi ve takipçileri adına reddetti.

Bu bağlamda, Abdullah b. İbâz’ın Nâfi’ b. Ezrâk’a açık bir şekilde muhalefet ettiğini gösteren bir metinden bahsetmek yeterlidir: “Allah onu kahretsin/ öldürsün! Nasıl bir şekilde düşünmektedir?! Şayet karşı grup müşrik olsaydı, Nâfi’ doğru söylemiş olurdu. Böylece insanların en isabetli düşüneni ve işaretleriyle en iyi hüküm vereni olurdu. Bu tavrı, Hz. Peygamberin (a.s.) müşriklere karşı tutunduğu tavır gibi olurdu. Ancak o yalan söylemektedir. Bundan dolayı söylediklerini yalanlamaktayız. Zira hakikatte o grup sadece “küffâr-ı nimet ve hüküm (Allah’ın nimetlerine ve hükümlerine karşı nankörlük edenler)”dir. Bundan şirkten uzaktırlar/berîdirler. Bizlere, sadece kanlarını dökmek/ savaşmak helaldir. Bunun dışındaki mallarına el koymak ise haramdır.”[58]

Burada “kanlarını dökmenin helal oluşundan” kastedilen, isyancılarla savaşta olduğu gibi sadece savaş esnasındaki zaman dilimidir.[59] Bu, gelişimlerinin ilk aşamasından bu yana İbâzîler’in  muhaliflerine karşı barışçıl ve olumlu görüşünün kanıtıdır. Bu tutum, muhaliflerin sevgisini cezbetti ve onlarla beraber rahat ve sorunsuz bir şekilde ilişki kurup yaşamalarını sağladı. Muhakkime bölündükten ve Müslümanlarla savaşmayı/onları öldürmeyi helal gören bir takım gruplar ortaya çıktıktan sonra, geriye kalan ve isyanı/baş kaldırıyı reddeden grup hakkkında “İbâzî” kavramını kullanabiliriz. Böylelikle onları, diğerlerinden ayırabilir ve haklarında ayrı olarak konuşabiliriz. Bu grup (İbâzîler), büyük bir seviyeye/zirveye ulaştı. Zira düşünlerini şeffaflaştırmayı başaran İmam Cabir b. Zeyd el-Ummanî (ö.h.93/m.711),[60] onların dizginlerini elinde tuttu, takip ettikleri yolun kurallarını koydu ve gerek kendi yaşamında gerekse diğer insanlarla olan ilişkilerinde izlemeleri gereken metodu belirledi.

İmam Cabir b. Zeyd’in kişiliği, bu düşünceyi hayatında somutlaştırdı. Onun şiddet ve intikam arzusundan uzak olan diğer kişilerle barışçıl yollarla iletişim kurma isteğini gösteren bu düşüncesiden bir takım alıntılar arz edeceğiz: Irak valise Haccac ile ilşkisi, dostça ve esnekti. Kendisi için doğrudan bir çarpışmayı önleyecek ve gizliliği esas alan/tercih eden çok akıllı bir politika besinmedi. Emevî hükümdarlarına karşı imamın tutumları barış ve itidal ile nitelendi. Kendisi Emevi devletinden bazı hediyeler alıyor ve bunları başa kakılacak birer minnet veya sadaka olarak değil, hakkı olarak alıyordu.[61] Bu politika, amacı ne olursa olsun, muhaliflerle iletişim içerisinde olup barışçıl bir şekilde bir arada yaşama arzusunun büyük bir göstergesidir.

Cabir b. Zeyd, muhalif düşünen bir müslümanı Hanîf dininden çıkarma fikrini (tekfîr politikasını) mutlak bir suretle reddetti. Dercinî, Demmam b. Saib’ten[62] rivayet ettiğine göre, Cabir Ezârika grubuna şöyle cevap verdi: “Yüce Allah, düşmanların kanlarını dökmeyi/öldürmeyi din vasıtasıyla önce yasaklayıp sonra helal kılmadı mı?” Râvî: Onlar, “Evet” dediler. Cabir: “Yüce Allah, onları dost edinmeyi din vasıtasıyla önce serbest bırakıp sonra haram kılmadı mı?” dedi. Râvî: Onlar, “Evet” dediler. Bunun üzerine Cabir devam ederek: “Peki, din vasıtasıyla bunun dışında bir şeyi helal kıldı mı? diye sordu. Râvî: Sustular ve hiç bir cevap veremediler.”[63]

Cabir b. Zeyd, Basra toplumunda bir müftü ve alim olarak öne çıktı. Irak halkı, onun söz ve düşüncelerinden razıydı. İyi bilinmektedir ki, insanlar bilgisi ve ahlakından razı oldukları dışındakilerden fetva sormaz ve dinlerini öğrenmezler.  Cabir b. Zeyd, Irak’ta tam olmasa da Basra’daki ilk ve son referanstı. Haccac b. Yusuf es-Sakafî tarafından Hacca gitmesini engellemek için hapsedilmesi ise, onun bilgisinin ve Irak halkının kısa bir süre için bile olsa kendisinden vazgeçmediğinin kanıtıdır. Özellikle Haccac tarafından hapsedilmesinin, halkın isteği üzerine bilgisinden yararlanmak ve dinî meselelerle ilgili kendisinden istifade etmek için olduğunu bilirsek, durum daha netlik kazanacaktır.[64]

Cabir b. Zeyd, İbâzî mezhebinin temellerini atan ve Abdullah b. İbâz ise mezhebin düşüncelerini yüksek sesle dillendiren kişi olduğuna göre, o zaman Ebû Ubeyde Müslim b. Ebî Kerîme et-Temîmî de bu temeli tamamlayan, sağlamlaştıran ve koruyan kişidir. O, mezhebe muhalif olan müslüman kardeşlerle her ne şekilde olursa olsun savaşılmasını reddeden son kişidir. Emevi valileri ve daha sonra Abbasiler tarafından maruz kaldığı tüm haksız muamelelere ve zorbaya ragmen, hiç kimseyi onlarla savaşmaya teşvik etmedi. Bunun en büyük kanıtlarından biri, takipçilerinden birininin otoriter devlete karşı ayaklanma isteğini reddetmesi ve ona “Bunu yapmayı istemiyorum. Şayet dilediğimi yaparsam da, hükümlerden korktuğumdan dolayı öğle ile ikindi arasında yapmak istemem” dedi.[65] Buradan da anlaşıldığı üzere, İbâzîler masum insanların kanlarını dökmekten son derece uzak durmaya çalışıyorlar. Ancak aynı zamanda haksızlık ve zulmün her türlüsünü reddediyor ve silahlanma eğilimi olmadan buna karşı barışçıl yollarla direniyorlar.

Ebu Ubeyde Müslim b. Ebî Kerime’nin h. 145/m.762 yılında vefatından sonra, İbâzî mezhebinin liderliğine Rabî’ b. Habib el-Farâhîdî el-Ummânî[66] geçti. Selefi/öncüsü ve Şeyhi Ebu Ubeyde’nin gerçekleştirdiği kazanımları ve toplumu/sosyal dengeyi korumayı başardı. Fakat bu durum, Basra’da pek uzun sürmedi. Mezhebin işlerini oradan yönetmek için memleketi Umman’ın başkenti Maskat’a dönmeye karar verdi. Umman’daki varlığı, dünyanın dört bir yanındaki tüm İbâzî takipçilerine merkezî bir bağlantı konumundaydı. Rabî’ b. Habib, seleflerinin/öncülerinin takip ettiği metot üzerinde ilerledi.

Düşünce ve inanç bakımından kendilerine muhalif olanlara karşı kötü muamelelerde bulunduğu söylenmemiştir. Onlara karşı asla kılıç çekmedi ve öldürülmelerini emretmedi. Kendi fikirleri ve kendinden sonraki öğrencilerinin fikirleri ile Umman’da bir İbâzî devleti kurmayı başardı. Bu durum, uzun süre güvenlik ve istikrar içerisinde devam etti ve yerleşmek için birçok grubu oraya çekti.[67]

Bundan şu neticeyi çıkarabilir: İbâzî mezhebinin kurucularının ve ilk liderlerinin bu iyi/örnek tutumu, İslam toplumundan bazı grupları onlarla ilişki kurmaya sevk etti. Hatta insanların kalplerini onlara çekti. Özellikle Basra’da ve genel olarak dünyanın her yerinden toplumdaki bazı gruplar onlara katıldı.

İbâzîler, tarihleriyle boyunca şeyhlerinin/liderlerinin bu güzel tutumunu devam ettirdiler.  takip etti. Tüm İslam mezheplerinin ülkelerinde kendileriyle beraber yerleşmelerini, aralarında güven içinde yaşamalarını hoş görüp devletin resmî İbâzî mezhebine/inancına aykırı olsa bile, onlara mezheplerini ve inançlarını açıkça yerine getirme hakkını vermeyi memnuniyetle karşıladılar. Mutlu ve güvenli bir yaşam sürdürebilmeleri için tüm haklarını korudular. Onlara verilen sözler korunur, emanetlerine ihanet edilmez ve devletle barışık oldukları sürece ölüme maruz kalmazlar. İbâzîler, onlarla evlenmeyi caiz ve yapmadıkları bir iftirayı atmayı haram görürler. Şayet bunlardan biri meydana gelir de İbâzîlere karşı kılıç çekecek olurlarsa, onlarla savaşılır. Fakat bununla beraber malları ganimet olarak helal Kabul edilmez, kadınlarına cariye olarak el konulmaz, soyları katledilmez ve mirastan mahrum bırakılmaz. Aynı şekilde suikas yoluyla öldürülmelerini de caiz görmezler. Öte yandan bunların dışında, muhalifleri onlarla birlikte güven ve huzur içinde yaşamaya sevk eden diğer hakları da verirler.[68]

Bu açıdan, Umman’daki İbâzî Devleti ve Mağrib ülkeleri (Rüstemî Devleti) aynı şekilde bu grularla dolup taştı. Tarihin bazı dönemlerinde Umman’ın başkenti olan sadece Sahar şehrinde, birçok Sünnî, Şiî ve Mu’tazilî mezhep vardı. Sadece bununla da sınırlı değil; Hıristiyanlık, Yahudilik ve Mecusilik gibi diğer dinlerde bu şehirde yer edinmişti.[69] Aynı şekilde Mağrib Ülkelerinden Rüstemî Devleti’nin başketi Tâhert şehrinin büyük bir kısmı da birçok mezhebi barındırmıştır.[70]

İbâzî alimler, kendilerinden olmayan bu kişilere karşı son derece nezaketli ve saygılı bir üslub içerisinde olup onlarla tartışmayı reddetmediler. İbâzîler, kendilerinden olmayan biri halkalarına geldiğinde, ona yakın durup son derece nazik bir şekilde onunla tartışırlardı. Aynı şekilde İbâzîlerden biri, başka halkalara katıldığında da aynı tutum içerisindeydi.[71]

Rüstemiyye Devletinin kurucusu Abdurrahman b. Rüstem, diğer mezheplerin Tahert şehrine girmesine izin verememe imkanına sahip olmasına rağmen, bunu yapan bizzat kendisi oldu. Şayet isteseydi bunu yapabilecek taraftarlarından gelen gücü ve direnci vardı. Fakat ne o, ne de kendisinden sonraki imamlar bunu yapmadılar.[72] Bu durum, İbâzî mezhebi takipçilerinin diğer mezheplerle güttüğü iyi/güzel ilişkileri ve mezheplerin çokluğuna rağmen, başkent Tahert’te hakim olan güvenli yaşamı göstermektedir.

Diğerleriyle ilişki kurma ve barış içinde bir arada yaşama arzusu, sadece bir ülkeyle sınırlı değildi. Bilakis bu iş, diğer ülkelerle ilişkiler kurmaya kadar gitti. İbâzî ülkeler, kabuğuna çekili/kapalı ülkeler değildir. Bilakis, farklı mezheplerden olsa bile komşu ülkelerine açılmış, onlarla dostane ilişkiler ve karşılıklı fayda/çıkar alışverişinde bulunmuşlardır. Rüstemî Devletinin Endülüs’te Emevilerle ilişkilerini güçlendirilmesini ve Sudan ülkeleriyle büyük ve gelişen ticârî ilişkiler kurması bunlardandır. Çalışmanın/araştırmanın konusu olan Umman ile sağlam/güçlü ilişkiye ek olarak Sicilmast’ta Sufriyye ile de ilişki kurmuştur.[73] Rüstemîler bu ilişkiler sayesinde, politik ve doktrinsel muhaliflerin kuşatmalarına rağmen varlıklarını sürdürmeyi başardılar.[74]

Aynı şekilde Umman’daki İbâzî Devleti, komşu ülkelerle gerek ticari gerekse siyasi birçok ilişki kurdu. Mağrip İbâzîleriyle ilişkilerine ek olarak Hindistan, Çin, Doğu Afrika ile olan ilişkileri ve Bahreyn ile olan eski ilişkisi bunlardandır.[75]

İbâzî Mezhebi ile Sünnî Mezhepler Arasındaki Entelektüel Yakınlaşma

Mezhebin kurucusu Cabir b. Zeyd’in karakteri, İbâzî mezhebi ile diğer sünnî mezhepler (Hanefî, Malikî, Şafiî, Hanbelî) arasında bir bağlantı ve benzerlik noktasını temsil etti. Bunun iki önemli nedeni vardır. Bunlardan birincisi şudur: İbâzî mezhebi, Kur’ân ile Sünnet esaslarına ve hoşgörüye dayalı olarak kurulmuştur. Öte yandan usûl (temel ve küllî meseleler) ve furû’ (temelin uzantısı/dalı olan cüzî meseleler) gibi meselelerin çoğunda diğer ehl-i sünnet mezhepleriyle uyum halindedir. Ehl-i Sünnet mezheplerinin kendi aralarındaki ihitlaflar gibi çok az meselede onlara muhalefet etmiştir.[76] İkincisi: Cabir b. Zeyd bilgisini/ilmini, tüm mezheplerin düşüncelerini, ilkelerini ve fıkhını/içtihatlarını beslediği kaynağı teşkil eden sahabelerden (r.a.) öğrenmiştir/almıştır. Diğer mezhepler, malûmâtlarını tabiînden alırken, İbâzî mezhebinin kurucusu bilgisini sahabeden (r.a.) aldığından, bu mezheb diğer mezheplere üstün gelmiştir.[77]

Cabir b. Zeyd bu durumu şu sözleriyle ifade etmştir: “Yetmiş Bedir ehlinden sabaheyi gördüm. İlim denizi (Abdullah b. Abbas) hariç hepsinin sahip olduğu tüm malûmâtı/bilgiyi elde ettim/kavradım.”[78] Cabir bu sözüyle, “Bedir savaşına katılmış yetmiş sahabeyi gördüğünü ve ilim denizi Abdullah b. Abbas haricinde diğerlerinin sahip olduğu tüm ilmî birikimi elde ettim” demek istiyor.[79] Nitekim Abdullah b. Abbas bizatihi bir çok yerde onun ilmine/bilgisine tanıklık etmiştir. Bu yerlerden biri şudur: Irak halkından bir grup Abdullah b. Abbas’a fetva sormaya gelince onlara “Cabir b. Zeyd gibi bir alim aranızdayken gelip bana mı fetva soruyorsunuz?!” dedi.[80]

Cabir b. Zeyd, dönemindeki diğer alimlerden kopuk/uzak değildi. Çağdaşı olan alimlerle yakın ve sağlam bir ilişkisi vardır. Bu ilişki, bilimsel veya başka bir sosyal ilişkisi olduğu çağdaşlarının ifadelerinde açıkça görünmektedir. Basra Kâdîsi (hâkimi) İyas b. Muaviye’nin şu ifadeleri bunlardan biridir: “Basra’yı gördüğümde Cabir b. Zeyd’den başka bir müftü orada yoktu.”[81]

Amr b. Dinar, Cabir b. Zeyd hakkında şunları söyledi: “Cabir b. Zeyd’den daha iyi fetva veren/bilen birini görmedim”[82] Ebu Naim el-Isfahânî onu şöyle nitelemiştir: “O, bilginin/ilmin pınarı ve kaynağıydı. İbadette sağlam bir temeldi/sütundu. Hakka yönelip halktan uzak duruyordu.” Ebu Eyyüb es-Sihityânî kendisine “Cabir b. Zeyd’i gördün mü?” diye soran kişiye şöyle cevap verdi: “Evet, oldukça zeki ve akıllı biriydi.”[83] Çağdaşlarının verdikleri bu tanıklıklar, onlarla iyi ilkişkiler içerisinde olduğunun kanıtıdır. Bilimin/ilmin kıymetini/değerini bilen ve gerçek taşıyıcıları olan insanların ağzından düşmemesi kanıt olarak yeter olup bunun üzerine başka söz söylemeye gerek yoktur. 

Bu güzel övüler, Cabir b. Zeyd’e eşlik etmiştir. Hatta vefatından sonra, dostu ve yol arkadaşı olan Hasan el-Basrî hep ondan bahsederdi. Hasan el-Basrî, Cabir b. Zeyd’in ölümünden önceki son anlarında onun yanındaydı. O esnada aralarında geçen bilimsel/ilmî bir diyalogdan sonra sözlerine son verdi: “Allah’a yemin ederim ki o büyük bir fakih ve alimdir.”[84] Cabir’in vefat haberi o zamanlar gözleri kör olan Katade’ye ulaşınca “bana onun kabrini gösterin” dedi. Bunun üzerine kabre varıp yaklaştığında “Bugün Arapların en büyük alimi öldü” dedi.[85] Bu ve benzeri birçok tanıklık vardır. Cabir b. Zeyd’in hayatında sahip olduğu yüksek yeri ve vefatından sonra bıraktığı iyi/güzel hatırayı göstermek için bu birkaç örneği vermekle yetindik.

İbâzî mezhebinin kurucusunun genel olarak Irak toplumunda ve özellikle Basra’daki yeri bu ise, o taktirde mezhebin takipçilerinin bu metodu takip edip bu yönde ilerlemeleri kaçınılmazdır. Zira Cabir, onların rol modeli ve lideridir. İbâzîler’in  sosyal yaşamlarında bu metodu uygulamalarına şaşmamalı. Çünkü onlar, liderlerinin görüşlerinden sapmayıp emirlerine riayet edenlerdir/uyanlardır.[86]

Bu noktadan hareketle, öğrencileri ve taraftarları onun metodunu takip etti.
Bunların en önemlilerinden biri, Ebu Ubeyde Müslim b. Ebî Kerime et-Temimî’dir. Basra sakinlerinden Sünnîler, onları “Harûriyye” diye adlandırmaktaydılar.[87] Onları rahatsız edecek tüm lakaplardan uzak duruyorlardı. Diğer bazı zamanlarda da onları “Şurât (fedaîler)” olarak isimlendiriyorlardı. Bu, muhaliflerinin de tanıklığıyla, onları ve onlarla komşuluk yapmayı kabul ettiklerinin en önemli kanıtıdır. İki taraf arasındaki bu karşılıklı saygı, her iki grup kardeşini deneyimledikten/sınadıktan sonra geldi.[88]

İbâzî Düşüncesinde Kutuplaşma Faktörü Olarak Değerler ve Üstün Ahlâk

Bu mezhebin adamları, ahlakî nitelik ve özelliklerle ve yüce değerlerle damgalanmıştır. Bu hususlar onları, temas ettikleri veya iletişime geçtikleri kimselere karşı sevimli kişilikler olarak karakterize etti. Öncelikle mezhep davetçilerinin tebliğ bölgelerindeki herhangi bir İbâzî varlığının başlangıcı olmaları üzerinde duralım. Bu davetçiler, üstün ahlak anlayışına dayalı harika bir üslub kullanarak hedefledikleri bölgelerdeki insanları mezheplerine davet ettiler. Onlar, Ebu Ubeyde Müslim b. Ebî Kerime tarafından özenle seçilmiş kişilerdir. Onların hazırlık ve eğitimini Ebu Ubeyde üstlenmişti. Onlara verilen görevi yerine getirme yeteneklerini hissettiğinde, onları bu zor görevi yerine getirmek üzere belirlenen yerlere gönderdi. Davetçiler, ellerinden gelenin en iyisini yaptılar.[89] İbâzî düşüncesinin Müslümanların geneline aktarılmasında büyük rol oynadılar. Zira onların davet ederken kullandıkları bu muhteşem üslub ve bu düşünceyi yayma konusundaki üstün gayretleri, bir dizi insanın ikna olmasına ve mezhebi benimsemesine neden oldu.

Ebu Hamza el-Muhtar b. Avf el-Ummanî, bu davetçilerdendir. Kendisi Hac mevsiminde Müslümanların bir araya gelmesinden yararlanarak, Hicaz ülkelerinde mezhebin fikirleri yaymak için oraya gönderilmiştir. Süleym Ma’den’ine[90] varınca Emevîlerin Ma’den valisi Kesîr b. Abdurrahman onun geldiğini duydu. Bunun üzerine tutuklanıp getirilmesini emretti ve ona kırk kırbaç vurdu.[91] Fakat bu, onun davetini yaymasına engel olamadı. Mağrib’de Seleme b. Sa’d[92] İbâzî düşüncesine davet etmek için büyük bir gayret gösterdi. Bu düşüncenin kalbinde kök saldığını ve davasına olan sağlam inancını belirten şu meşhur sözünü söyledi: “İsterdim ki keşke bu iş -İbâzî mezhebini kastediyorum- gündüzün başından sonuna kadar bir gün açık bir şekilde ortaya çıksaydı. Ondan sonra yaşamak benim için önemli değildi (ölsem de gam yemem)”.[93]

Davetçilerin bu samimiyeti, fedakarlığı, gösterdikleri dindarlık ve dine bağlılık, bir dizi insanın onlara ikna olmasına, davetlerine inanmasına neden olmuştur. Onların bu fikirleri, duymaya eğimli kulaklara ulaşmış ve reform çağrılarına susamış kalplere dokunmuştur.[94] Bu davetçiler eşitlik, adalet, özgürlük ve haksızlığın reddedilmesi çağrısında bulundular. Bu davet, -Emevî ve Abbasî- hilafetinin/iktidarının bazı valilerinin politikalarından şikayetçi olan Berberîlerin yüreklerine ve zihinlerine ulaşmak için bir yol buldu. Zira bu valiler, onlara son derece kötü muamelelerde bulunuyor, onları değersiz ve hor görüyordu. Valilerin bu kötü politikası, “izzet, onur, egemenlik ve cesaret” ile bilinen Berberîlerin karakterleriyle çatıştı.[95] Bu nedenle yapılan muhalif (İbâzî) davetler, özellikle onları İslam’ın saf ilkelerine çağırdığı vakit, onları cezbedip kendilerine yönelmelerini sağladı. Bu, Seleme b. Sa’d’ın Berberîlere yaptığı davet sırasında odaklandığı husustur. Bu nedenle Seleme’nin daveti, Mağrip ülkelerinin halkı tarafından büyük bir karşılık gördü.

Bunun başka aşka bir nedeni de, insanlarla iletişim kurma becerisidir. Bu çabaların bir sonucu olarak, bazı Müslümanları kendi düşüncesine ikna edebildi. Mağribli bazı ilim talebelerini, mezheb lideri Ebu Ubeyde Müslim b. Ebî Kerime’nin[96] yanında bu fikirden daha fazla yararlanmaları için Basra’ya gitmelerini/yönelmelerini teşvik edebildi. Bu öğrenciler: Trablus’un güneyindeki Ğadamıs’tan Ebu Dirar İsmail b. Dirar el-Ğadamisî, Kayravan’dan Abdurrahman b. Rüstem, Avras’ın batısısındaki Sidrata’dan Asım es-Sidratî, Tunus’un güneyindeki Nifzava’dan Ebu Dirar el-Kabelî en-Nifzavî’dir.[97] Bunlarin ait oldukları bölgeler yakında incelendiğinde, Mağrib ülkerinin birçok bölgesinde Berberlerîlerin İbâzî davetini kabulünün kapsamı açık bir şekilde görünür. Tıpkı yerleşik halkın itirazı olmaksızın bu davetçinin çevrelediği geniş kuşak gibi.

Umman’a gelince, mezhebin kurucusu Cabir b. Zeyd ve Rabî’ b. Habib ve diğer mezheb liderlerinin kökenlerinin oraya dayanmasından dolayı yerleşik halkın İbâzî mezhebini kabul etmesi şaşırtıcı değildir. Buna ek olarak Ummanlılar, Osman b. Affan’ın hilafeti denemindeki fitne/isyan hareketinden bu yana, bu tür olaylara katılmamaya karar verdiler. Daha sonra Emevî ve Abbasî hilafetinden/yönetiminden ayrılıp bağımsız olmayı bağımsızlığı düşündüler. Bu düşünce, Umman nüfusunun çoğunluğunun İbâzî mezhebini benimsemesine neden olan mezheb düşüncesi ile uyuştu.[98] Davetçilerin çabaları ve Basra’daki mezhep liderlerinin desteği sayesinde; İbâzîler, kendilerine bağımsız siyasi oluşumlar kurmayı başardı. Bu oluşumlar İbâzî tarihinde, kendisine “imam” denilen yöneticilerine nispeten “imamet” adıyla tanındı. İbâzîler’in  egemen/otoriter devletten ayrılıp bağımsızlaşmak için gerekçe olarak sundukları fikirler ki bunların başında adalet, eşitlik ve halk üzerindeki baskı ve zulümden kurtulma geliyor, Emevî ve Abbasî devleti yöneticilerinin/valilerinin kötü politikaları nedeniyledir. İbâzîler’in  bu tavrı, adaletsizlikten muzdarip tüm çevrelerce onaylanmış ve kabul görmüştür. Bu durum, İbâzîler’in  bağımsızlık ve kendilerine has bir devlet kurduklarını ilan ettikleri her yerde açıklığa kavuşmuştur.

Yemen’de İmameti (h.128/m.756) ilan etmek istediklerinde, İbâzîler’in  Basra’daki lideri Ebu Ubeyde Msülim b. Ebî Kerime’ye gönderilen mektubun özü, “Emevî valilerinin zorbalıklarının son seviyesine ulaştığını, reform/ıslah sorumluluğunun yükünü kaldırmanın ve bozgunculuğa karşı mücadele etmenin zamanı geldiğini” ifade ediyordu.[99] Çok hızlı ve hemfikir/aynı düşüncede bir cevap geldi, şöyle ki: “Bir gün dahi durmadan bunu yapabilirsen, hemen yap. Zira hayırlı işlerde acele etmek daha iyidir. Çünkü ne zaman öleceğini bilemezsin. Yüce Allah’ın çok seçkin kulları vardır. Dilediğinde dinini desteklemek üzere onları gönderir ve onlara ikramda bulunarak şehit olmayı nasip eder.”[100] Bu cevap, cevap İbâzî devletlerinin hangi amaçla kurulduğunu ve hangi gayeyle düşmanlarına kılıç kaldırıp onları öldürdüklerini göstermektedir/açıklamaktadır.

Ebu’l-Hattâb Abdu’l-A’lâ b. el-Samah el-Maârifî’yi[101] Kayravan’a saldırtan ve orayı bozgunculuk yapıp Müslümanları haksız yere düşmanca öldüren Varfcûme kabilesinden kurtarıp özgürlüğüne kavuşturan, aynı düşünce ve gayedir.[102] Ebu’l-Hattâb el-Maârifî, şehre girdiğinde Kayravan halkını rahatsız edecek her türlü şeyden uzak durdu.

Dercînî bizlere, Ebu’l-Hattâb’ın temiz ve dürüstlüğünü gösteren bir olayı şöyle anlatıyor: “Bazı arkadaşlarımız, Kayravan yaşlılardan birinin oğlunu Asker b. Ebi’l-Hattâb’ın evine yakın bir çiftlikte/mezrada dolaşmaya gönderdiğini söyler. Yaşlı adam oğluna, “Yavrucum! Git bak bakalım çiftliğimizde/mezramızda bir şey var mı?” der. Bunun üzerine çocuk çiftliğe/mezraya doğru gider ve oranın sağlam ve hasarsız olduğunu görür. Ardından çocuk babasının yanına dönüp durumu bildirir. Hem babası hem de diğer insanlar Ebu’l-Hattâb’ın bu adaletine ve tutumuna ve taraftarlarının onun emir ve yasaklarına bu denli itaat etmesine/uymasına şaşırdı.

Söz konusu şeyhin orada bulunan Kayravan halkına şöyle seslenmiştir: “Dindarlığı ve fazileti bakımından Ebu’l-Hattâb’ın daha önceleri sizleri yöneten kişilere benzediğini, bunların adalet ve iyilik bakımında aynı olduklarını mı sanıyorsunuz? Hayır! Allah’a yemin olsun ki öyle değildir.  Tutumuyla, adaletiyle ve üstünlüğüyle Ebu’l-Hattâb gibisi nerdedir?!”[103]

İbâzîler’in  koruyup kolladığı bu iyi nitelikler ve asil değerler, insanları onlarla iletişim kurmaya ve hatta davet ettikleri şeylere katılmaya teşvik etmiştir. İbâzîler, daha önceleri farklı mezhebten başka bir devletin hâkimiyeti altında bulunan bir bölgeyi kendi egemenlikleri altına alıp orada İbâzî bir devlet kurduklarında, İbâzî düşüncesinde ayrı bir etik felsefe ortaya çıkar. Zira onlar, muhalifleri öldürmez, hapsetmez ve sürgüne göndermezler. Aksine üç şey arasında seçim yapmakta serbest bırakırlar. Bu porter/şekil, İbâzîler’in  bu konudaki uygulamalarında açıkça görülebilir. İmam Talibu’l-Hak Abdullah b. Yahya el-Kindî’nin Sana’daki muhaliflere karşı uygulamaları bunun örneğidir. O, insanlara zorlama ve baskı olmadan uygun gördükleri şıkkı seçmelerini emretmiştir, şöyle ki: “Ey İnsanlar, üç şık arasında seçim yapmak üzere sizleri serbest bırakıyoruz. Dilediğinizi seçin. Allah, kendisi için hayırlı olanı seçene merhamet etsin.”[104]

İlk seçenek: Cihat etmekle beraber tam bağlılık ve hep beraber İbâzîler’in  bayrağı altına katılmak, söylediklerini söylemek ve inandıklarına inanmak. Böylece taraftarlarından birinin lehinde ve aleyhinde olan şeylere sahip olur. “Şayet bir kişi, söylediklerimizi söyler, inandıklarımıza inanır ve nefsi onu bizimle cihat etmeye sevk ederse, o taktirde en üstün/faziletli olanımızın gördüğü karşılığı görecek ve payımıza düşen ganimetin aynısını alacaktır.[105]

İkinci seçenek: evde oturup kalması (cihada katılmamakla beraber kimseye zarar vermemek) zorunluluğuyla beraber sadakat göstermek ve İbâzî mezhebinin takipçilerine bağlı olup aralarına katılmak.  İbâzî devletinin himayesinde kalmayı sevmek. Cihada ve devlet işlerine katılmamakla beraber insanları diliyle ve kalbiyle İbâzîler’in  düşüncelerine davet etmek. Böyle bir kişi güven içerisinde yaşayabilir, ona asla zarar verilmeyecektir. “Yahut bu sözleri söyler ve evinde oturup insanları diliyle ve kalbiyle İbâzîler’in  düşüncelerine davet eder. Umulur ki böyle bir kişinin de mertebesi alçak olmasın.”[106]

Son seçenek: Tarafsızlık, İbâzî devletinin himayesinde kalmayı sevmek, eline ve diline hakim olmak ve ölüme maruz kalmamak için devletin taraftarlarına hiçbir şekilde zarar vermemek.[107] “Şayet bunları kabul etmez ve bizden nefret ederse, o taktirde güven içerisinde malına ve ailesine gitsin. Elin eve diline hakim olsun. Olur da kazanırsak ona karışmayız, kanını dökmeyiz. Eğer öldürülürsek hazırlığımız yeterlidir.   Belki de bizden biraz sonra çok az ömür sürer.”[108]

Bu üç seçenek, birçok forumda İbaâzîler tarafından savunulan “muhaliflerle barış içinde bir arada yaşama” fikrinin yaygın alanını göstermektedir. Tarafgillikten ve gerginlikten uzak bir şekilde tüm bunları pratikte uygulamaktadırlar.

İbâzî İmamın düşüncesi, yaşam tarzı ve çevresindeki insanlarla olan ilişkisindeki güçlü/dinç ahlakı, iletişim ve bir arada yaşama fikrinin canlı bir örneğiydi. İmam’ın iktidara gelişinin ilk aşamasından itibaren, İslami değerlerin korunmasına dayanan ve imamın seçimindeki şûrâ (istişare) felsefesini temsil edenahlakî iletişim fikri öne çıkmaktadır. İbâzî mezhebi tarihinde tam olarak görünür kalan, Muaviye b. Ebi Süfyan tarafından onaylanan miras ilkesini reddetmeleri nedeniyle Emevi hilafeti/yönetimi ile aralarındaki anlaşmazlık noktasıdır. Aynı şekilde “halifenin Kureyşli olması ilkesini” reddetmeleri, diğer muhalif grupları cesaretlendirmiştir.

Habeşî/zencî bir köle olsa bile olsa hükümdarın yönetimine rıza gösterip ona itaat etme düşünceleri kabul görmüştü.  Onlar, imamet şartlarını kendinde barındıran her Müslümanın imam olmasını bir hak olarak görüyorlar.[109] “Bu kural, insan eşitliği ilkesini doğrulayıp teyit eder. Böylece kabileci, ırkçı ve maddiyatçı gibi çeşitli insan toplumlarında hakim olan İslam öncesi farklılıkların temellerini geçersiz kılar. Tüm Müslümanlar tarak dişleri gibi eşittir. Arapın Aceme (Arap olmayana) bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Yani üstünlük kişinin, İslam ahlak ve adabıyla donandığı ölçüdedir. Bu yüce perspektiften bakıldığında İslam’da Kureyşçiliğin, Alevîciliğin, Emevîciliğin ve diğer etnik/ırkî grupçuluğun hiç bir aslı ve dayanağı yoktur.[110] Berberîlerle olan iletişimde ve onların İbâzîlere katılımında bu düşünce, önemli bir rol oynamıştır.[111] Aynı şekilde bu, doğu topraklarında köle ve Acemleri (Arap olmayanları) İbâzî davetine çekmiştir.

İbâzî İmam, alçakgönüllülük/tevazü ile nitelendi/tanımlandı ve bu güzel düşünce onun şahsiyetinde belirginleşti. Kendisi, imam lünvanı dışındaki tüm unvanlardan uzak durdu ve kendisine prestij, otorite veya güç ifade eden başka bir unvan eklemedi. Takipçilerinin ona hitap ederken “imam” unvanından başka bir unvan vermesine razı değildi.  İmamlar, düşmanlarına hitap ederken bile bu metoda tutundular. Bu hitaplardan biri de İmam İbâzî el-Ummânî Saîd b. Abdullah’ın (h.230/m.932-h.328/m.939)[112] Yusuf b. Vecîh’e (h.317/m.929-h.332/m.943) gönderdiği mektuptur. Bu mektup şöyle başlamaktadır: “İmam Saîd b. Abdullah ve yanındaki müminlerden, Yusuf b. Vecîh ve yanındaki zalimlere!…”[113]

Hükümdarlar, düşmanlarının kalplerine korku ve çekince ekmek için onlara hitap ederken konuşmalarına “had bildiren korkutucu” lakaplar eklemeye hevesli olmalarına rağmen[114] İbâzî İmam gerek savaşta gerek barışta sıkı bir şekilde bu lakabı/ünvanı kullanmaya özen göstermiştir. İbâzî imamlar tarafından tarihlerinin evrelerinde benimsenen bu düşünce, mezheb olarak onlara muhalif olan bazı Müslümanları onlarla iletişim kurmaya ve kardeşlik ilişkilerini tesis etmeye teşvik etti. Elbette bu, onlara katılmayıp mezheplerine bağlı olmadıklarındadır.

Bu imamlar, devlet yönetiminde adalet ve eşitlik ilkesini uygulamakla tanındılar. Dünyanın zevklerinden kaçıyorlardı. Hem taraftarlarıyla hem de muhalifleriyle olan ilişkilerinde nezaket ve yumuşaklık, onların lider şahsiyetlerinde hakimdi. İbâzî İmam Talibulhak Abdullah b. Yahya el-Kindî’nin[115] Yemen’i ele geçirilmesinden sonra mezhepte kendilerine muhalif olan Yemen halkına iyi davranması, bunun örneklerindendir. Zira imam, iktidar binasını kontrol altına aldıktan sonra, Yemen’deki Emevî valisini öldürmedi. Bilakis onu Yemen’de kalmak ya da istediği herhangi bir yere gitmek arasında serbest bıraktı. Aynı şekilde valinin hazinelerinde bulunan paraları Yemenli fakirlere dağıttı ve kendisi ya da halkı için onlardan hiçbir şey almayı kabul etmedi.[116]

Salimî bu konuda şöyle diyor:[117]

“Talibulhak, San‘a’da çok erdemli bir şekilde hüküm sürdü,

En zor günlerinde dahi ne kendisi için ne de halkı için kimseden bir şey almadı,

Başkasına ait olandan çekinip sakınırdı, Bu gibi gruplar ne de çok değerlidir!

Onlar, gördükleri hidayet üzerine öldüler, inançlarını değişritip dönüştürmediler.”

İmam Celendâ b. Mesud, Umman’da bundan daha fazlasını yaptı. Şeybân el- Yeşkurî’nin[118] “yüzüğü ve kılıcını” teslim etmeyi reddetmesi üzerine Abbasî devletinin lideri Hâzım b. Huzeyme ile arasında bir savaş meydana geldi. Son olarak İmam Celendâ b. Mesud ile girdiği savaş, ölümüne ve İbâzî imametinin çöküşüne (h.134/m.751) neden oldu.[119] Bu, canlarını feda etme pahasına adaletin, hakların ve mezhepte muhalif olanların haklarınının korunduğunun bir kanıtıdır.

İbâzî İmam ister Umman’da, ister Mağrip ülkelerinde olsun, tek başına iktidara gelmedi ve başka insanlar olmadan kendi başına bunu kazanmadı. İmama yardım eden ve karar almasına destek olan “ehlü’l-halli ve’l-a‘kd” adı verilen yetkili bir grup vardı. Bunlar, danışma kurulu olarak hizmet vermektedir. Ğabbâş, bu konseyleri ve liderlik rollerini şu sözleriyle anlatmaktadır: “İmamet konseyleri, hicri birinci yüzyılın ikinci yarısından (m. yedinci yüzyıl) itibaren İslam dünyasında kurulan türünün ilki olan kurumlardır. Bu konseyler, alimler (şeyhler) konseyinden oluşur. Ayrıca önce “Yüksek Konsey” ve ardından da “Genel Konsey” olarak bilindi. Bu kurumlardaki temel rol, tarihî olarak “ehlü’l-halli ve’l-a‘kd” adıyla bilinen ve ülke çapında geçerli yasama yetkisine sahip daimî bir konsey oluşturan alimlere aittir.[120]

Bu durum, İbâzîler’in  yüzyıllar önce yönetimde demokrasi ilkesini benimsediğini göstermektedir. Bu devletlerin uzun süre varlığını sürdürmesinin nedeni, takipçilerinin devletlerine sahip çıkıp korumaları ve ister doğrudan yollarla –çünkü imam devletindeki her bir ferdi/kişiyi özenle dinliyordu- ister de “Yüksek Konsey” üyesi olan veya imama uygulama zorunluluğu olmamakla beraber tavsiyelerini almak üzere istişare edilen, düşüceleri ve sözleri önemsenip dinlenen- kabile liderlerinin vasıtasıyla olsun Devlette alınan kararlarda fikir/söz sahibi olduklarını hissetmeleridir. Bu yöntem, hükümdarın başka görüşlere bakmaksızın sadece kendi fikrini dayatarak yönetmediği bir devlete/yönetime susamış birçok zihni etkileyip kendine çekmiştir.

Buradan özetle, imam ve ona yönetimde yardımcı olan heyetin, İslami değerleri uygulayarak diğerleriyle iletişim ve ilişki kurma fikrini besimsedikleri ve başkalarıyla üstün ahlak ilkeleriyle muamelede bulundukları sonucuna vardık. Onlar (İmam ve ona yönetimde yardımcı olan heyet), muhalif olan mezheplerin kendileriyle beraber huzur, güvenlik, barış ve adalet içinde yaşamalarını motive eden tüm kriterleri/prensipleri benimsemiştirler.

Umman ile Mağrib Ülkeleri Arasında Ortak Bir Vizyon Oluşturulmasında İbâzî Düşüncesinin Rolü

İbâzîler’in  eşit bir şekilde benimsedikleri ortak düşünce, Umman ile Mağrib arasında bağlantı kaynağı oldu. Hatta aralarındaki iletişimin başı ve vanası olduğu söylenebilir. Bunun ilk nedeni, aralarındaki kuruluş ve ortak liderlik birliğidir. Mezhebin kurucusu –Cabir b. Zeyd-, İbâzî düşüncesini netleştirip geliştiren, kurallarını, temellerini ve metodolojisini ortaya koyan kişi olarak kabul edilir. Bu yüzden Mağrib İbâzîler’in in, Umman halkını sevmeleri, düşüncelerini benimsemeleri ve ihtilaf durumunda dizginlerini onlara bırakmaları şaşılacak bir şey değildir. Cabir b. Zeyd’in Umman kökenli olması ve Basra’da İbâzîler’in  yıldızının batışından sonra liderliğin Rebî’ b. Habib el-Ferâhîdî el-Ummânî vasıtasıyla Umman’a intikal etmesi, Abbâsî valileri tarafından gördükleri zulmün neticesidir.[121]

Basra, uzun bir süre boyunca İbâzîler’in  lider/öncü merkezi olmaya devam etti. Takipçilerinin tüm hareketleri buradan yönetiliyor ve dünyanın dört bir ucundaki taraftarlarına tüm emirler/talimatlar buradan gönderiliyordu. Bu açıdan Doğu ve Batı ülkelerindeki davetçilerin düşüncelerinin benzerliği şaşırtıcı değildir. Zira zihinlerini suladıkları/besledikleri kaynak birdir, onları organize edip destekleyen yönetim birdir, dayandıkları ve baş vurdukları lider birdir, mezun oldukları okul birdir. Bu, Ebû Ubeyde Müslim b. Ebî Kerime’nin okuludur. O sırada mezhebin yegâne lideri o idi. Öyleyse, fikirlerinin birleşmesi ve davet ilkelerinin eşit olması şaşırtıcı değildir. Bu sıkı organizasyon ve birleşik liderlik, araştırmacılardan birini buna “Gizli Devrimci Hükümet” olarak adlandırmaya sevk etti.[122] Dolayısıyla, bu birleşik liderlik, iki bölge arasındaki düşüncenin birleşmesinin ilk nedenidir.

İbâzî düşüncesi, Umman ve Mağrib ülkelerindeki İbâzî varlığının ana nedeni ve temel faktörüdür. İbâzî liderler, mezheplerini yaymak ve orada siyasi bir varlık oluşturmak için Dımeşk veya Bağdat’taki merkezi otoritenin/iktidarın gözetiminden uzak alanları hedeflediler.[123] Böylelikle Basra’da teoriye koydukları tüm fikirleri uygulayabilirler. Umman ve Mağrip ülkelerinin seçilmelerinin nedeni, iktidarın merkezinden coğrafî olarak uzak olmalarıdır. Zira Umman Doğu İslam dünyasının en uzak bölgesindeyken Mağrib ülkeleri de Batı İslam dünyasının en ucra bölgesinde yer almaktadır. İki bölgede -Umman ve Mağrip- ortak bir düşünceyi hâkim kılan bir başka şey de, Umman’a giden ilim taşıyıcıları (Bunlar: Beşir b. el-Münzir en-Nizvânî, Münîr b. Neyyir el-Ca’lânî, Musa b. Ebî Cabir el-Ezkevî ve Muhammed b. Muallâ el-Kindî)[124] ile Mağrib ülkelerine giden ilim taşıyıcılarıdır.[125] Bunlar, Ebu Ubeyde Msülim b. Ebî Kerîme’nin öğrencileridir. Bir süre Basra’da onun yanında ders almışlar. Hoca bir/aynı olduğunda, her iki bölgedeki insanlara götürdükleri düşünce de genellikle bir/aynı olur.

İbâzî düşüncesinin ortak yönleri arasında yer alan ve Doğudaki İbâzîler ile Mağrib İbâzîler’in i bir noktada birleştiren ve aynı hedefte buluşturan şey, ortak düşmanlardır. İki devlet -Emeviler ve Abbasiler-, o zamanlar İslam dünyasının çeşitli yerlerinde İbâzîlere karşı pusuda olan düşmanı temsil ediyorlardı; Çünkü İbâzî mezheb düşüncesi ve yaklaşımı, Emevî ve Abbasî halifelerinin düşüncesi ve yönelimi ile çelişiyordu. Bu ortak İbâzî düşüncesi, Umman’ın daimî bağımsızlık arayışına yol açan şeydir. Mağrip ülkelerinde Emevî ve Abbasî devletlerine karşı bağımsızlık amacıyla devrim hareketlerinin baş göstermesinin nedeni, her iki devletin valileri tarafından o bölgelerde adaletsizliğin/haksızlığın yayılmasıdır. Mağrib İbâzîleri, doğudaki kardeşlerine manevî destek sağladılar.

Mağrib’deki kardeşleri “Rüstemiyye Devleti (h.160/m.776)” adındaki kendi devletlerini kurduktan sonra, Umman’daki İbâzîler Abbasî devletine karşı sahada yanlız olmadıklarını hissettiler. Böylelikle Ummanlılar, kuruldukları dönemdeki nitelikli gücüne rağmen, Abbasî devletine karşı durup direnmeyi başardı.  Devletleri, Halife el-Mu‘tazıd-Billâh (ö. 289/902) döneminde Muhammed b. Nûr’un eliyle yıkılmadı. Ancak Umman, halkının bölünmesine ve ayrışmasına yol açan tehlikeli bir iç parçalanmaya maruz kaldıktan sonra, bu durum Abbasîlere orayı kontrol altına alma fısatı verdi.[126]

İbâzîleri entelektüel olarak birleştirme ve inançsal açısından bir araya getirme noktasında Doğu ve Batı ülkelerinde İbâzî yakınlaşmasında büyük rol oynamış “velâyet/tevellî ve berâat/teberrî”[127] ilke ve düşüncesinden bahsetmiyorum bile. Çünkü Umman’da imamet makamına gelmiş olan bir imama, Mağrib’den velâyet/dostluk ilânı ve destek gelirdi. Aynı şekilde tam tersi olduğunda da durum böyledir. İbâzî Fakîh Mahbûb b. Rahîl bu bağlamda şunları söylemektedir: “Muhakkime, yekvücuttu/bir bütündü. Onlardan biri batıda bir hüküm verecek olsa, doğudaki kişi bu hükme sahip çıkıp onu benimser. Aynı şekilde biri doğuda bir hüküm verecek olsa, batıdaki kişi de bu hükme sahip çıkıp onu benimser.”[128] Tarih boyunca her iki bölgedeki İbâzîler de bu imamları, mezhebin soy zincirine eklemektedir.[129]

Teoride Haricileri özümseyen/canlandıran Umman ve Mağrip ülkelerindeki İbâzî düşüncesinde ittifak/fikir birliği ortaya çıktı. Öyleki onların yanlış yolda oldukları ve kendilerinden, inançlarından ve eylemlerinden teberrî etmek (uzak durmak) gerektiği hususunda ittifak ettiler.[130] Bu durum, Ummanlı İmam Celenda b. Mesud Sufiyye’nin lideri komutan Şeybân el-Yeşkurî ile savaşmak üzere Umman’a girmek istediğinde (h.134/m.750) en bariz şekilde ortaya çıktı. Bu durum, onun ve birçok taraftarının ölümüne yol açtı.[131] İmam Ebu’l-Hattâb Abdü’l-A’lâ b. Samah el-Maâfirî, memleketleri Kayravan’da bozgunculuk yapıp orayı işgal eden Sufrî Varfecûmet kabilesiyle Mağrib tarafında savaştı (h.141/m.758).[132]

Genel olarak Müslümanlar üzerinde ortaya çıkan tüm yenilikler/gelişmeler ve entelektüel anlaşmazlıklar esnasında İbâzîler’in  Doğu ve Batı ülkelerindeki entelektüel/fikir birliği hep aynı kaldı. Tüm bu olaylar esnasında sağlanan bu fikir birliği, karşılıklı mektuplar veya hac mevsimlerindeki karşılaşmalar ya da iki taraf arasındaki karşılıklı ziyaretler vasıtasıyla olmuştur.[133] Bir araştırmacının ifadesiyle “Mağrib-Umman Okulu”nun ortaya çıkmasının bir sonucu olarak, yeni fıkhî ve akîdevî/inançsal meselelere yönelik düşünce birliği sağlandı.[134] Akîde/inanç, iki tarafı bir araya getirdi. Bunun nedeni, inanç temel esaslarının bir/aynı olması ve sahada uygulanabilmesi için fikirlerinin gelişim ve formülasyonunun mezhebin ilk liderleri tarafından Basra’da yapılmasıdır. Daha sonra bu bilgiler, liderlerin yanında ders alıp yetişen öğrenciler tarafından oradan (Basra’dan) İbâzîler’in  yerleştiği çeşitli bölgelere aktarıldı.

İbâzîler, hayatlarının her aşamasında benimsedikleri dinî metotlarını -“kitmân (gizlilik), difâ‘ (savunma), şirâ (fedakarlık), zuhûr (aşikarlık)”- Umman ve Mağrip’de uyguladılar. Mezheplerini aşikar (zuhûr) olarak açığa vuramadıkları zaman, gizli (kitmân) kalmaya devam ederler. Fırsat bulur bulmaz fedakarlık (şirâ) ve varsa düşmanlarıyla savaşma aşamasına geçer.[135] Daha sonra siyâsî varlıklarının oluşumunun tamamlandığı aşikarlık (zuhûr) dönemine geçilir. Bu devlet tehlikelere ve imamları da ölüme ya da başka tür bir belaya maruz kaldığında, düşmanları ülkelerinden kovmak ve tekrar yeniden aşikarlık (zuhûr) ve istikrar dönemine geçmek için derhal savunma (difâ‘) dönemine geçerler.

Umman tarihinde ve Mağrib ülkelerindeki İbâzî tarihinde bunların örnekleri çoktur. İmam Celendâ b. Mesud (h.132/m.748)’dan hicrî altıncı yüzyıldaki Nebhânî Devletine kadar Umman’daki tarihî çağlar boyunca kurulan İbâzî İmametler/yönetimler, bu örneklerdendir. Bu imametler/yönetimler, İbâzîler’in  kendilerini aşikar edemediği durumlarda gizlilik (kitmân) aşamasına döndüğü bir zayıflık dönemi geçirdiler. Emevî ve Abbasî hakimiyeti dönemi ve Benî Nebhân’ın yöneticilerinin yönetime el koyması bunun örneklerindendir.[136] Mağrip ülkelerine gelince, Rüstemiye Devleti kuruluşundan çöküşüne kadar (h.160/m.776-h.294/m.909) aşikarlık (zuhûr) aşamasını temsil etti. Azâbe[137] grubu ise, beşinci yüzyılından ortaçağ İslam döneminin sonuna kadar gizlilik (kitmân) aşamasını temsil etti.[138]

Bilgi aramaya teşvik edici ve destekleyici olan İbâzî düşüncesi, Umman ve Mağrib arasındaki alimlerin fikir yakınlaşmasında büyük rol oynadı. Bu, her bir tarafın alimlerinin karşılıklı bir şekilde diğer tarafın ilmî ürününü/bilimsel müktesebâtını elde etme heveslerinde belirmektedir. Aynı şekilde bu heves, imamı seçme koşullarında da görülmektedir. İbâzî bir imamın, şer’î ilimleri ve İbâzî düşünce ile inanç ilkelerini iyi bilen irfân ehli alimlerden olması gerekir. Bu yönüyle ayrıntıları çalışmanın ikinci bölümüne bırakacağız.

SONUÇ

Bu satırların sonunda, İbâzî mezhebinin düşünce, inanç ve davranış bakımından doğu kesimini yakınındaki batı ile birleştirmedeki rolü açık bir şekilde anlaşılmaktadır. İbâzî davetçiler için bir merkez olması bakımından Basra şehri, mezhebin kuruluşundan hicrî ikinci yüzyılın sonuna kadar bu hususta büyük bir rol oynamıştır. Aynı zamanda İbâzî düşüncesini karakterize eden esnekliği ve İslamî sahnede yüzüp dolaşan siyasî gelişmelerle başa çıkma yeteneği/gücü de anlaşılmıştır. Taraftarlarının bunu uyum sağlama yeteneği/gücü, dönemin kamu yararının gerektirdiği şekildeydi. Mezhebin dayandığı oluşum ve güçlü yapısı, kendisine ve takipçilerine zarar vermeye çalışan her türlü kısıtlamayı engellemesine izin verdi.

Önceki kesitten, İbâzî mezhebinin takip ettiği sağlam metotu, aşırılıkçılığa olan uzaklığını ve muhaliflere karşı farklı görüşü sonucunu çıkarabiliriz. Bu, onun günümüze kadar varlığı sürdürmesini sağladı. Onun döneminde veya ondan uzun bir süre sonra ortaya çıkan çok sayıda mezhebin yok olmasına rağmen, Mağrib ülkelerinin büyük bir kısmını uzun süre kontrol altında tutan Fatimî Devleti tarafından benimsenen Şiî mezhebi ile bunu karşılaştıracak olursak, şu anda bölgedeki Şiî varlığı yok oluyor ya da yok olmaya yakındır.

İbâzî mezhebinin adalet, özgürlük, istişare ve zulümden kaçınan ilk mezheplerden biri olduğunu söyleyebiliriz. İslam dünyasında inşa ettiği devletlerin çoğu, ezilenleri savunmak ve zulme karşı savaşmak için kuruldu. Bu, birçok Müslüman’ı onunla kucaklaşmaya, şemsiyesi altında yaşamak veya ülkelerinde oluşturduğu adaletten yararlanmaya teşvik etti. Davetçileri arasında iletişimi kolaylaştırdı. Bu da, araştırmamız ekseninde tarihsel dönem boyunca Umman-Mağrib iletişiminin sırrını anlayabileceğiniz temel anahtardır.

İbâzîler’in  kendilerinden bir heyeti halife Ömer b. Abdülaziz’e göndermelerinden, İslam Ümmetinin genel çıkarlarına olan ilgilerini, toplumu reforme etme ve hakkı galip kılıp batılı yok etme arzularını çıkarabiliriz. Onların dünyevî hiç bir arzusu yoktur. Daha önceki Emevî valileri tarafından katledilen ölüleri için kanlarının hakkını talep etmedikleri gibi, halife Ömer b. Abdülaziz’den herhangi bir yetki veya mal da istemediler. Hatta halifeye giderken bunların hiçbiri gündemlerinde yoktu. Onlar, kamu çıkarlarını kişisel çıkarlarının üzerinde tuttular.

KAYNAKÇA

المصادر والمراجع

  • القران الكريم .
  • ابن الأثير: الكامل في التاريخ، تح: أبو الفداء عبد الله القاضي، دار الكتب العلمية، بيروت، لبنان، سنة: 1415هـ / 1995م، ط2.
  • الإزكوي: سرحان بن سعيد ، تاريخ عُمان المقتبس من كتاب كشف الغمة الجامع لأخبار الأمة، تح: عبد المجيد حسيب القيسي، وزارة التراثوالثقافة، سلطنة عُمان، سنة: 1426هـ/2005م، ط4.
  • ————————–: مخطوط كشف الغمة الجامع لأخبار الأمة، نسخة من مخطوطة بمكتبة وزارة التراث القومي والثقافة، سلطنة عُمان، مخطوط بدار الوثائق والمخطوطات، رقم المخطوط (58)، نسخة خاصة في ملكية الباحث، سنة النسخ: 1318هـ.
  • إلياس:أحمد ، الإباضية في المغرب العربي، مكتبة الضامري للنشر والتوزيع، السيب، سلطنة عُمان، سنة: 1412هـ / 1992م، ط1.
  • أوكان: عمر، اللغة والخطاب، دار أفريقيا الشرق، الدار البيضاء،المملكة المغربية، سنة: 2001م.
  • اصطيف: عبدالنبي، النص الأدبي والمتلقي، مجلة الموقف الأدبي ، دمشق، سوريا،العددان ( 309 – 310 )، السنة السادسة، رمضان/ شباط، سنة: 1417هـ / 1997م.
  • بابا عمي وآخرون( بابا عمي: محمد بن موسى وآخرون ): معجم أعلام الإباضية ، من القرن الأول الهجري إلى العصر الحاضر ، قسم المغرب الإسلامي ، جمعية التراث لجنة البحث العلمي ، دار الغرب الإسلامي ، بيروت، ط2 ، سنة : 1421هـ / 2000م.
  • الباروني: أبو الربيع سليمان،مختصر تاريخ الإباضية ، مكتبة الضامري ، السيب ، سلطنة عُمان ، ط5 ، سنة : 1416هـ / 1995م.
  • البرادي: أبو القاسم إبراهيم البرادي المغربي النفوسي، الجواهر المنتقاة، نسخة من ،مخ.م.د.ع، جامعة السلطان قابوس ، مسقط ، سلطنة عُمان ، رقم التصنيف ( B37).
  • البلاذري: أحمد بن يحيى بن جابر بن داود ، أنساب الأشراف (كتاب جمل أنساب الأشراف) تح: سهيل زكار، رياض زركلي، بيروت، لبنان، دار الفكر، سنة: 1417هـ / 1996م، ط1.
  • بوتشيش: إبراهيم القادري، التواصل الحضاري بين عُمان وبلاد المغرب، (دراسات في مجالات الثقافة والتجارة والمجتمع، منذ الفتح الإسلامي لأفريقيا حتى القرن الثامن الهجري) مسقط، سلطنة عُمان، وحدة البحوث والدراسات العُمانية، جامعة السلطان قابوس، سنة: 2000م ، ط1.
  • البوسعيدي: سيف بن حمد، حملة العلم إلى المغرب ودورهم في الدعوة الإسلامية، سلطنة عُمان، إصدار قسم البحوث الإسلامية بدائرة الوعظ والبحوث الإسلامية، وزارة العدل والأوقاف والشئون الإسلامية، سنة: 1413هـ ، ط1.
  • البوسعيدي: صالح بن أحمد، رواية الحديث عند الإباضية، دراسة مقارنة، سنة: 1420هـ/ 2000م، د.د.
  • البهي: فؤاد ( وسعد عبد الرحمن): علم النفس الاجتماعي، رؤية معاصرة، دار الفكر العربي، القاهرة، مصر، سنة: 1999م.
  • جاكبسون:رومان، التواصل اللساني والشعري، مقاربة تحليلة نظرية، ترجمة الطاهر بو مزبر، الدار العربية للعلوم، الجزائر، ط1،، سنة 2007م.
  • الجناحي: الحبيب،تاهرت عاصمة الدولة الرستمية،المجلة التونسية للعلوم الاجتماعية، فصلية من عدد (40 -41-42-43) تونس، سنة: 1975م.
  • جهلان: عدون، الفكر السياسي عند الإباضية من خلال آراء الشيخ محمد بن يوسف أطفيش ، مكتبة الضامري ، السيب ، سلطنة عُمان ، ط2 ، سنة : 1411هـ / 1991م.
  • الحارثي: سالم بن حمد، العقود الفضية في أصول الإباضية، وزارة التراث القومي والثقافة، سلطنة عُمان، سنة: 1403هـ/1983م.
  • الحارثية: زيانة، الإمام جابر بن زيد وتأسيس الفكر الإباضي، مسقط، سلطنة عُمان، مكتبة الجيل الواعد، سنة: 1427هـ / 2006م، ط1.
  • الحموي: شهاب الدين أبو عبد الله ياقوت بن عبدالله، معجم البلدان، دار صادر للطباعة والنشر، بيروت، لبنان، سنة: 1996م، ط1.
  • ابن حجر العسقلاني:شهاب الدين أبو الفضل أحمد بن علي، كتاب تهذيب التهذيب، دار الفكر، سنة: 1404هـ/1984م.
  • الخليلي: أحمد بن حمد بن سليمان، الحق الدامغ، مكتبة الضامري، السيب، سلطنة عُمان، سنة: 1312هـ.
  • ——————————–: شرح منظومة غاية المراد في نظم الاعتقاد، للإمام نور الدين عبدالله بن حميد السالمي، مكتبة الأجيال، سلطنة عُمان، سنة: 1424هـ/ 2003م.
  • خليف: عبدالستار، دراسات تاريخية عن الإمام جابر بن زيد، مقال على الموقع الإلكتروني لجريدة الوطن العُمانية، بتاريخ: 12 صفر 1425هـ الموافق 2 إبريل 2004م.
  • خليفات: عوض محمد،نشأة الحركة الإباضية ، عُمان ، الأردن ، مطابع دار الشعب ، سنة : 1978م .
  • خميس: علي حسن، التاريخ الحضاري لعُمان، منذ القرن الرابع وحتى القرن السادس الهجري دراسة في الحياة الاجتماعية والاقتصادية والفكرية، رسالة ماجستير، جامعة اليرموك، كلية الآداب، قسم التاريخ، نسخة بمركز الدراسات العمانية، جامعة السلطان قابوس، سنة: 1418هـ/ 1997م.
  • الدرجيني(أبو العباس أحمد بن سعيد ، ت : 670هـ/1271م ): طبقات المشائخبالمغرب ، تح: إبراهيم طلاى، د.ت.
  • الذهبي: محمد بن أحمد بن عثمان،كتاب تذكرة الحفاظ، دار الكتب العلمية، بيروت، لبنان.
  • ——————————-: سير أعلام النبلاء، المكتبة العصرية، صيدا، بيروت، ط1، سنة: 1428هـ/2007م.
  • الراشدي: مبارك بن حامد ، الإمام أبو عبيدة مسلم بن أبي كريمة التميمي وفقه (45- 145هـ) سنة: 1413هـ / 1993م، ط1، د.د.
  • الرقيشي: أحمد، نسخة من مخطوط مصباح الظلام، مخطوط بمكتبة السيد محمد بن أحمد، السيب، سلطنة عُمان، الرقم (97) و57.
  • ابن رزيق: حميد بن محمد، الفتح المبين في سيرة السادة البوسعيديين، تح: عبد المنعم عامر ومحمد مرسي عبد الله، وزارة التراث القومي والثقافة، سنة: 1422هـ/2001م، ط5.
  • ———————–: الصحيفة القحطانية، تح: محمود بن مبارك السليمي، ومحمد حبيب صالح، وعلال الصديق الغازي، وزارة التراث والثقافة ، سلطنة عمان، سنة: 1430هـ / 2009م ، ط1.
  • الرقيق القيرواني: أبو إسحاق إبراهيم بن القاسم، ، تاريخ إفريقية والمغرب، تح: عبد الله العلي الزيدان، وعز الدين عمر موسى، دار الغرب الإسلامي، بيروت، لبنان، سنة: 1990م، ط1.
  • الريامي: عبدالله، دلائل الاعتقاد عند أهل الحق الاستقامة، مكتبة مسجد الأثلة العامة، نزوى، سلطنة عُمان، سنة: 2008م، ط1.
  • الزركلي: خير الدين بن محمود بن محمد ، الأعلام، قاموس تراجم لأشهر الرجال والنساء من العرب والمستعربين والمستشرقين، دار العلم للملايين، بيروت لبنان، ط17، سنة: 2007م.
  • الزمخشري ( أبو القاسم جار الله محمود عمر بن محمد، تفسير الكشاف، دار الكتب العلمية، بيروت، لبنان، ط1، سنة: 1415هـ/ 1995م.
  • الزيني: محمد، عمرو بن عبيد والأصول الخمسة، مكتبة الأنفال، سلطنة عُمان، سنة: 1428هـ / 2007م، ط1.

أبو زكريا: يحيى بن أبي بكر الوارجلاني،  كتاب سير الأئمة وأخبارهم المعروف بتاريخ أبي زكريا، تح: إسماعيل العربي، دار الغرب الإسلامي، الجزائر، سنة: 1402هـ / 1982م، ط2.

  • السابعي: ناصر بن سليمان: الخوارج والحقيقة الغائبة ، مسقط ، سلطنة عُمان ، ط1، سنة : 1420هـ / 1999م ، د.د.
  • السالمي: نور الدين عبدالله بن حميد،جوهر النظام في علم الأديان والأحكام، تصحيح : أبو اسحاق إبراهيم أطفيش الجزائري وإبراهيم العبري، الناشر: حفيد المؤلف: سعود بن حمد بن عبد الله بن حميد السالمي، سلطنة عُمان ، ط12، سنة: 1413هـ/1993م.
  • —————————-:كشف الحقيقة لمن جهل الطريقة، مكتبة الضامري، السيب، سلطنة عُمان، ط2، سنة: 1423هـ/2003م.
  • —————————: نور الدين عبد الله بن حميد، تحفة الأعيان بسيرة أهل عُمان، مكتبة الاستقامة، د.ت.
  • السهيل: نايف، الإباضية في الخليج العربي في القرنين الثالث والرابع الهجريين، مكتبة الاستقامة، سنة: 1418هـ / 1998م ، ط2.
  • السيابي:سالم بن حمود ، عرى الوثيقة شرح كشف الحقيقة لمن جهل الطريقة، للشيخ نور الدين السالمي، نسخة مرقونة بمكتبة معهد العلوم الشرعية،رقم التصنيف: 920/154.
  • ———————–: إزالة الوعثاء عن أتباع أبي الشعثاء، تح: سيدة إسماعيل كاشف، وزارة التراث القومي والثقافة، مسقط، سلطنة عُمان، سنة: 1979م.
  • الشقصي: خميس بن سعيد، منهج الطالبين وبلاغ الراغبين، الموسوعة الميسرة للتراث العُماني، تقديم علمي معاصر لخلاصة كتب التراث العُماني، عرض ودراسة: حامد طاهر، وزارة التراث القومي والثقافة، سنة: 1417هـ/1996م، ط1.
  • الشماخي: أحمد بن سعيد بن عبد الواحد ،: كتاب السير، تح: أحمد بن سعود السيابي ، سلطنة عُمان، وزارة التراث القومي والثقافة ، سنة : 1407هـ / 1987م
  • الشنفري: بخيت: الإباضية في عُمان وعلاقاتهم بإباضية المغرب إلى نهاية القرن الثالث الهجري، أطروحة دكتوراه مرحلة ثالثة، الجمهورية التونسية، وزارة التربية والتعليم جامعة الزيتونة، مرقونة بمركز الدراسات العُمانية، جامعةالسلطان قابوس، مسقط، سنة: 1414هـ/ 1993م.
  • ابن الصغير: أخبار الأئمة الرستميين، تح: محمد ناصر، إبراهيم بحاز، دار الغرب الإسلامي، بيروت، لبنان، سنة: 1406هـ / 1986م.
  • الطبري: أبو جعفر محمد بن جرير بن يزيد: تاريخ الطبري ، تاريخ الأمم والملوك ،  دار الكتب العلمية ، بيروت ، لبنان ، سنة: 1417هـ / 1997م.
  • عبد الحليم: رجب، الإباضية في مصر والمغرب وعلاقتهم بإباضية عُمان والبصرة، مكتبة الضامري، السيب، سلطنة عُمان، د.ت.
  • عبد الكريم: جودت ، العلاقات الخارجية للدولة الرستمية، المؤسسة الوطنية للكتاب، الجزائر.
  • ابن عبد ربه: أبو عمر أحمد بن محمد، العقد الفريد، تح: محمد التونجي، دار صادر، بيروت، لبنان، ط2، سنة: 1430هـ/2009م.
  • عبدالفتاح: محمود إسماعيل: الخوارج في بلاد المغرب حتى منتصف القرن الرابع الهجري، دار الثقافة، الدار البيضاء، المملكة المغربية، بدون تاريخ للنشر.
  • غباش: حسين عبيد، عُمان والديمقراطية الإسلامية تقاليد الإمامة والتاريخ السياسي الحديث (1500-1970)، نقل النص إلى العربية: انطوان حمصي، دار الجديد، بيروت، لبنان، سنة: 1997م، ط1.
  • ابن عذاري: أبو العباس أحمد بن محمد، البيان المُغرب في أخبار الأندلس والمغرب، تح: ج س. كولان و إ. ليفي بروفنسال، دار الثقافة، بيروت، لبنان، سنة: 1983م، ط3.
  • كاشف: سيدة إسماعيل، إباضية عُمان ونشر الإسلام في بلاد المغرب ، حصاد ندوة الدراسات العُمانية ، ذو الحجة 1400هـ – نوفمبر 1980م ، وزارة التراث القومي والثقافة ، سلطنة عُمان ، المجلد الثالث.
  • ابن كثير: عماد الدين أبو الفداء إسماعيل بن عمر بن كثير ، البداية والنهاية، دار المعرفة، بيروت، لبنان، سنة: 1418هـ / 1998م، ط1.
  • كسكاس: عاشور : العقيدة والفقه، سلسلة الكشاكيل العلمية، وزارة الأوقاف والشؤون الدينية، سلطنة عُمان، سنة:1429هـ/2008م، ط2.
  • الكندي: محمد بن إبراهيم، بيان الشرع، وزارة التراث القومي والثقافة، سلطنة عمان، سنة: 1414هـ / 1993م.
  • كوبرلي :بيير، مدخل إلى دراسة الإباضية وعقيدتها ، بحث مقارن في العقيدة الإباضي في بلاد المغرب وعُمان ، ترجمة : عمار الجلاصي، مكتبة الضامري، السيب، سلطنة عُمان، ط1، سنة : 1431هـ / 2010م.
  • المباركفوري: صفي الرحمن: الرحيق المختوم، بحث في السيرة النبوية، المكتبة العصرية، صيدا، بيروت، ط3، سنة: 1419هـ/1999.
  • المبرد: أبو العباس محمد بن يزيد، الكامل في اللغة والأدب ، مؤسسة المعارف ، بيروت ، لبنان، سنة: 1423هـ/2002م.
  • مجموعة مؤلفين (عدنان يوسف العتوب، قاسم محمد كوفحي، شوقي محمد ميرزا): التواصل الاجتماعي، من منظور نفسي وثقافي، عالم الكتب الحديثة، أربد، الأردن، ط1، سنة:1432هـ/ 2011م.
  • مجموعة من الباحثين : معجم مصطلحات الإباضية ، وزارة الأوقاف والشؤون الدينية ، سلطنة عُمان ، ط1 ، سنة : 1429هـ / 2008م  .
  • مجموعة مؤلفين: السير والجوابات لعلماء وأئمة عُمان، تح: سيدة اسماعيل كاشف، وزارة التراث القومي والثقافة ، سلطنة عُمان ، مسقط ، سنة : 1406هـ / 1986م.
  • المحرمي: زكريا، الإباضية تاريخ ومنهج ومبادئ، مكتبة الغبيراء، بهلا، سلطنة عُمان، سنة: 1426هـ/2005م، ط1.
  • محمد ناصر( محمد صالح ناصر وسلطان بن مبارك الشيباني): معجم أعلام الإباضية من القرن الأول الهجري إلى العصر الحديث ، قسم المشرق ، دار الغرب الإسلامي ، بيروت ، ط1 ، سنة : 1427هـ / 2006م.
  • مختار نور الدين وآخرون: عُمان عبر التاريخ، دراسةتاريخية اجتماعية أنثروبولوجية، مكتبة الفلاح للنشر والتوزيع، حولي، الكويت، سنة: 1430هـ/ 2009م، ط1.
  • معروف:حمد، قراءة جديدة في مواقف الخوارج وفكرهم وأدبهم، دار طلاس للدراسات والترجمة والنشر، دمشق، سوريا، سنة: 1988م، ط1.
  • مزهودي : مسعود: الإباضية في المغرب الأوسط منذ سقوط الدولة الرستمية إلى هجرة بني هلال إلى بلاد المغرب (296-442هـ / 909-1058م) جمعية التراث، القرارة، الجزائر، سنة:  1417هـ / 1996م.
  • معمر: علي يحيى، الإباضية بين الفرق الإسلامية ، مكتبة الضامري للنشر والتوزيع ، السيب ، سلطنة عُمان ، ط3 ، سنة : 1424هـ / 2003م.
  • —————-: الإباضية في موكب التاريخ، مكتبة الاستقامة، مسقط، سلطنة عُمان، سنة: 1410هـ / 1989م، ط2.
  • ابن مسكويه: أحمد بن محمد بن يعقوب، تجارب الأمم وتعاقب الهمم، تح: سيد كسروي حسن، بيروت، لبنان، دار الكتب العلمية، سنة: 1424هـ / 2003م، ط1.
  • المنذري: محمد، تاريخ صحار السياسي والحضاري من ظهور الإسلام حتى نهاية القرن الرابع الهجري، دار العلوم العربية، بيروت، لبنان، سنة:  1429هـ / 2008م، ط1.
  • ناصر: محمد صالم، معجم أعلام الإباضية من القرن الهجري الأول إلى العصر الحديث، قسم المشرق، دار الغرب الإسلامي، بيروت، ط1، سنة:1427هـ/ 2006م.
  • النامي: عمرو خليفة، دراسات عن الإباضية ، ترجمة ميخائيل خوري ، مراجعة : د . ماهر جرّار ، دقق وراجع أصوله وعلق عليه د. محمد صالح ناصر ، د . مصطفى صالح باجو ، دار الغرب الإسلامي، بيروت ، ط1 ، سنة : 2001م.
  • النجار: عامر، الخوارج عقيدة وفكرا وفلسفة، دار المعارف، القاهرة، مصر، سنة: 1988م، ط2.
  • الندابي: ناصر بن علي، الإمامة الإباضية في اليمن وامتداد نفوذها إلى الحجاز، رسالة ماجستر، قسم التاريخ، كلية الآداب والعلوم الاجتماعية، جامعة السلطان قابوس، مسقط، سلطنة عُمان، مرقونة بالمركز الثقافي، جامعة السلطان قابوس.
  • النزوي: أحمد بن عبدالله الكندي، المصنف، وزارة التراث القومي والثقافة، سلطنة عمان، سنة: 1983م.
  • هاشم: مهدي طالب، الحركة الأباضية في المشرق العربي ، دار الحكمة، لندن، ط3 ، سنة : 2009م.
  • ابن هشام ( أبو محمد جمال الدين عبدالملك بن هشام، ت: 213هـ/ 828م): السيرة النبوية، تح: مصطفى السعا، إبراهيم الأبياري، عبد الحفيظ شلبي، دار المعرفة، بيروت، لبنان، ط3، سنة: 1423هـ/2003م.

[1] Dr. Nâsır B. Alî B. Sâlim En-Neddâbî

 Tercüme: Doç. Dr. Orhan ATEŞ, İ[email protected]

[2] Ömer OKAN, el-Luğa ve’l-Hitâb (Dil ve Söylem), Dâru Afrîkiyyâ eş-Şark-ed-Dâru’l-Beydâ, Mağrib 2001, s. 36.

[3]Abdünnebî Astîf, En-Nassu’l-Edebî ve’l-Mütalakkî, (Edebi ve Alıcı Metin), Mecelletü’l-Mavkıfi’l-Edebî (Edebi Tutum Dergisi), Altıncı yıl, 309-310, Suriye/Dımeşk, Ramazan/Şubat, h.1417/m.1997, s. 11.

[4]Roman Jacobson, et-Tevâsulü’l-Lisânî ve’ş-Şi’rî, (Dilbilimsel ve Şiirsel İletişim: Teorik Analitik Bir Yaklaşım), trc. Tâhir b. Mazber, ed-Dâru’l-Arabîyye li’l-Ulûm, Cezayir, m.2007, c. 1, s. 28.

[5] Bir grup yazar, et-Tavasulü’l-İctimâî min Manzûrin Nefsiyyin ve Sakâfiyyin (Psikolojik ve Kültürel Açıdan Sosyal Iletişim), Modern Kitaplar Dünyası, Ürdün, h.1432/m. 2011, s. 48.

[6] Fuâd el-Behî ve Sa’d Abdurrahman, İlmu’n-Nefsi’l-İctimâî, Ru’ye Muasıre (Sosyal Psikoloji: Çağdaş Bir Bakış), Daru’l-Fikri’l-Arabî, Kâhire/Mısır, m. 1999, s. 147.

[7] Hucurât, 49/13.

[8] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, thk. Mustafâ es-Saâ – İbrahim el-Ebyârî – Abdülhafîz Şelbî, Darü’l-Marife, Beyrût/Lübnân, h. 1423/m. 2003, c. 1, s. 235; El-Mübârekfûrî, Safiyyu’r-Rahmân, er-Rahîku’l-Mahtûm, el-Mektebetü’l-Asriyye-Sayda, Beyrût, h. 1419/m. 1999, s. 65-67.

[9] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 1, s. 300; El-Mübârekfûrî, er-Rahîku’l-Mahtûm, s. 81.

[10] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, c. 1, s. 452-453.

[11] Zamahşerî, Tefsîru’l-Keşşâf, Daru’l-kutubi’l-İlmiyye, Lübnân/Beyrût, h.1415/m.1995, c. 3, s. 452-453.

[12] Nehrevan, Bağdât ile Vâsit illeri arasında yer alan bir kasabadır. Muhakkime grubu, Hz. Ali (k.v.) döneminde iki hakemin kararını (tahkîmi) Kabul etmeyip onlara muhalefet ettikten hemen sonra Kûfe ile Harûrâ’dan ayrılıp oraya yöneldiler: Araştırmacı Grup, Mu’cemu Mustalahâti’l-İbâziyye, (İbâzî Terimleri Sözlüğü), Vakıf ve Diyanet İşleri Bakanlığı, Ummân Krallığı, h.1429/m.2008, c. 2, s .1029.

[13] Pierre Copperley, Madhal ilâ Dirâseti’l-İbâziyye ve Akîdetihâ, (İbâzî ve İnancının Araştırmalarına Giriş), Mağrib ve Umman Ülkelerinde İbâzî İnancı Üzerine Karşılaştırmalı Bir Araştırma”, trc. Ammar Cellâsî, Mektebetü’d-Dâmirî/es-Seyyib, Umman Krallığı, h.1431/m.2010, s.434.

[14] Âl-I İmrân, 3/110.

[15] İbn Kuteybe, el-İmâme ve’s-Siyâse, tlk. Halîl el-Mansûr, Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye, Lübnan/Beyrût, h.1418/m.1997, c.1, s. 115-117; Taberî, Târîhu’t-taberî (Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk), Daru’l-Kutubi’l-ilmiyye, Lübnan/Beyrût, h.1418/m.1997, c.3, s. 116-118; Şemmâhî, Kitâbu’s-Siyer, thk. Ahmed b. Saû es-Seyyâbî, Umman Krallığı, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı, h.1407/m.1987, c.1, s. 49; Nasır es-Sabiî, el-Havâric ve’l-Hakikatü’l-Ğâibe, Maskat, Umman Krallığı, h.1420/m.1999, s.87.

[16] Mâide, 5/35.

[17] Mâide, 5/35.

[18] Hucûrât, 49/9.

[19] Nasır es-Sâbiî, el-Havâric ve’l-hakikatü’l-ğâibe, s. 89-90.

[20] Rebîa b. Hanzale b. Mâlik kabilesindendir. İbâzî mezhebinin ilk imamlarından olup tâbiîndendir. Câbir b. Zeyd’e eşlik edip ondan ders almış, Sıffîn vakıasına katılmış ve Tahkîm’i reddetmiştir. Nehrevan halkından olup savaşta öldürülmekten kurtulmuştur. Ubeydullah b. Ziyâd önce onu hapsetti, fakat ardından serbest bıraktı. Mirdâs, insanları kendi bakış açısına ikna etmek için oturumlar ve tartışmalar düzenledi: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâziyye (İbâzî Özel İsimler Sözlüğü), Hicrî Birinci Yüzyıldan Günümüze Kadar, İslamî Mağrib Bölümü, Miras Derneği Bilimsel Araştırma Komitesi, Daru’l-Mağribi’l-İslamî, Lübnan/Beyrût, h.1421/m.2000, c.2, s. 411.

[21] “Muhakkime” kelimesinin okunuşu; zammeli “mîm”, fethalı “ha”, şeddeli ve kesreli “kâf” şeklindedir. Onlar, Ali b. Ebî Tâlib ile Muâviye b. Ebî Süfyân arasındaki tahkîm’I reddeden İbâzîlerin selefleri/öncüleridir. Onlar, tahkîm’in sonuçlarını tamamen reddetmişlerdir. Tahkîm’i kabul etmediklerinden ve “Hüküm, ancak Allah’ındır” dediklerinden dolayı “muhakkime” diye adlandırılmışlardır. Doğrusu “Hüküm, ancak Allah’ındır” dediklerinden dolayı “muhakkime” diye adlandırılmış olma ihtimalleri, tahkîm’I inkar ettiklerinden dolayı bu şekilde adlandırılmış olma ihtimallerinden daha kuvvetlidir. Çünkü bazı dil kaynaklarında da belirtildiği üzere olumsuzluk kastedilmesi dışında tahkîm’i reddedenlerin “muhakkime” şeklinde adlandırılmaması gerekir: Araştırmacı Grup, Mu’cemu Mustalahâti’l-İbâziyye, (İbâzî Terimleri Sözlüğü), c.1, s. 293.

[22] El-Müberred, Ebû Abbas Muhammed b. Yezîd, “el-Kâmil fi’l-Luğa ve’l-Edeb”, Müessesetü’l-Maârif, Lübnan/Beyrut, h.1423/m.2002, c.2, s. 129; ed-Dercînî, Tabâkâtu’l-Meşâyıh bi’l-Mağrib, thk. İbrahim Talay, c.2, s. 217.

[23] İbn Abdi Rabbih, el-Akdu’l-Ferîd, thk. Muhammed Altuncî, Daru Sadır, Lübnan/Beyrut, h.1430/m.2009, c.1, s. 222; el-Muberred, el-Kâmil fi’l-Luğâ ve’l-Edeb, c.2, s. 130; ed-Dercînî, Tabâkâtu’l-Meşâyıh bi’l-Mağrib, c.2, s. 218; Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 62.

[24] Muberred, el-Kâmil fi’l-Luğâ ve’l-Edeb, c.2, s. 131; ed-Dercînî, Tabâkâtu’l-Meşâyıh bi’l-Mağrib, c.2, s. 219; Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 62.

[25] İbn Abdi Rabbih, el-Akdu’l-Ferîd, c.1, s. 222; ed-Dercînî, Tabâkâtu’l-Meşâyıh bi’l-Mağrib, c.2, s. 218.

[26] Salimî bu konuyu net bir şekilde açıklığa kavuşturdu ve bu fonları/malların alınmasının nedenini açıkladı. “Sistemin Özü” adlı eserinde “bu malların gerçekten onların hakkı olduğunu” doğruladı, şöyle ki:

“Ebû Bilâl’in, Abdullah b. Ziyâd’in malını alması bu durumdan ibaret değildir,

Zira o, alacakları hediyeleri aldıktan sonra, geriye kalanları binekler üzerinde bıraktı,

Ömer el-Fârûk, ürünleri ve dağıtımları düzenleyip zapt etmişti,

İnsanları konumlarına göre düzene soktu ve hediyeleri yarışmaya göre belirledi,

Açık ve net bir şekilde belli olsun diye tüm malları hazineye ait hesap defterine kaydetti,

Ondan sonra gelenlerin bir kısmı bu metodu izledi,

Kervandaki mallar, burada hazırda bulunanların ganimet hakkıdır ve fazlasını almamışlardır,

Alınan bu mallar, Horosan’dan alınan cizye hakkıdır ve uygulanmıştır,

O kudretli (Ebû Bilâl), onları korumuştur ve alınan mallar da bu korumanın karşılığıdır,

Ebû Bilal alınması helal olanları almıştır, çünkü onlar insanların geride bıraktığı mallardır,

Dostuna fedakârlık yapmak üzere biât etti, fakat vakti bu cömertliği yapacak kadar uzun olmadı.

Onlar, arzu ettikleri şehadet makamına ulaştılar ve Rahmân’ın rızasına döndüler/ulaştılar.”

Bkz.: Salîmî, Cevherü’n-Nizâm fî İlmi’l-Edyân ve’l-Ahkâm (Dinler ve Hükümlerinde Sistemin Özü), tsh. İbrahim Itfayyiş el-Cezâirî ve İbrahim el-Aberî, nşr. Yazarın torunlarından Saûd b. Hamd b. Abdullah b. Hamîd, Umman Krallığı, h.1413/m.1993, c.2, s. 485.

[27] İbn Abdi Rabbih, el-Akdu’l-Ferîd, c.1, s. 222; ed-Dercînî, Tabâkâtu’l-Meşâyıh bi’l-Mağrib, c.2, s. 218.

[28] Avd Halîfât, Neş’etü’l-Hareketi’l-İbâziyye, (İbâzî Hareketinin Doğuşu), Amman/Ürdün, Matâbiu Darı’ş-Şa’b, 1978, s. 66.

[29] Abdullah b. İbâz b. Temîm b. Sa’leb. Murra bin Ubeyd oğullarındandır. Ahnef b. Kays’ın topluluğundandır. Makâis et-Temîmî ailesindendir. Temîm kabilesindendir. Basra şehrinde doğdu ve Sıffîn savaşından sonra Müslümanlar arasındaki ihtilaf/ayrışma fitnesine şahitlik etmiştir. Bu olaylara karşı çok kararlı ve net bir tutum sergiledi. Kendisi, tâbiîndendir ve birçok sahabeyi görmüştür. Emevilere karşı İbn Zübeyr ile beraber Mekke savunmasına katılmıştır. H.86 yılında vefat etmiştir. Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, “Mu’cemu A’lâmi’l-İbâziyye” c.2, s. 263-264.

[30] El-Berrâdî, Ebu’l-Kasım İbrahim, “Mahtûtu’l-Cevâhiri’l-Müntekâ”, Sultan Kâbûs Üniversitesi, Umman Krallığı, s.156-166; Grup Yazar, “es-Siyer ve’l-Cevâbât li Ulemâi ve Eimmeti Ummân”, thk. Seyyide İsmail Kaşif, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı, Umman Krallığı, Maskat, h.1406/m.1986, c.2, s. 325-345; Süleyman el-Bârûnî, “Muhtasaru Tarihi’l-İbâziyye”, Mektebetü’d-Dâmirî, es-Seyyib, Umman Krallığı, h.1416/m.1995, s.23-26; Mehdî Hâşim, “el-Hareketü’l-İbâziyye fi’l-Maşriki’l-Arabî”, London, Daru’l-Hikme, 2009, s.53; AL-MAAMIRY, Oman and IBADHISM, p53.

[31] Burada Abdullah b. İbâz’ın Ezârika ile olan bir takım yazışmaları ve cevapları vardır. Bkz: Mehdî Hâşim, “el-Hareketü’l-İbâziyye fi’l-Maşriki’l-Arabî”, s. 53.

[32] Berrâdî, el-Cevahiru’l-Muntekâ, s. 156-166; Süleyman el-Barunî, Muhtasaru Tarihi’l-İbâziyye, s. 23-26; Muhammed Nasır, Menhecu’d-Davet inde’l-İbâziyye, Maskat/Umman, Mektebetü’l-İstikame, h.1418/m.1997, s. 324/337.

[33] Seyyide Kaşif, İbâziyyetu Umman ve Neşru’l-İslam fî Bilâdi’l-Mğrib, (Umman İbâzîleri ve Mağrib’de İslam’ın Doğuşu), Umman Çalışmaları Sempozyumu, Zilhicce/Kasım h.1400/m.1980, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı, Umman Krallığı, c.3, s. 265.

[34] Pierre Copperley, Madhal ilâ Dirâsâti’l-İbâziyye, (İbâzî Araştırmalarına Giriş), s. 33.

[35] Ebu Ubeyde Müslim b. Ebi Kerime et-Temimî, Urve b. Üdeyye’nin kölesiydi. Fars asıllıydı. İbretlik harika bir zekası vardı.  Ona teorileştirme ve iyi yönetim becerisi verilmişti. Tecrübeli bir politikacı ve büyük bir bilim adamıydı. İbâzîler doğu ve batıdaki en büyük başarılarını onun elleriyle kazandı. İmam Cabir b. Zeyd’den ders alıp rivayetlerde bulundu. Kendisi gibi birçok tabiînden ve yanı sıra birçok sahabeden de rivayetlerde bulundu. Bu sahabelerden biri de Cabir b. Abdullah (ö.h.145)’tır. Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâziyye, c.2, s. 418-419.

[36] Cafer b. Semmâk el-Abdî, tabiîn alimlerindendir. Zeki ve seçkin bir liderdir. Basra’da Cabir b. Zeyd’in yanında ilim okumuştur. Bir kaç sahabeden, özellikle Enes b. Malik’den (r.a.) ders almış olması uzak değildir. Emevî zulmüne karşı gelen Muhakkime’nin önde gelen belirgin şahsiyetlerindendir. Hâricilerle Emevî komutanı Muhelleb b. Ebî Sufr (h.102) arasında meydana gelen savaşta öldürüldüğü söylenir. Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâzîyye, c.2, s.112.

[37] Ebu’l-Hurra Ali b. Husayn el-Anberî, en meşhur İbâzî alimlerinden biridir. Umman asıllıdır. Hicrî ikinci yüz yılın başlarında Basra’da yaşamıştır. Tebeu’t-tâbiîn’den ve ilk İbâzî imamlarındandır. Tâbiîn’den olduğu ve bir kaç sahabeyi gördüğü söylenmektedir. Babası Husayn, Hz. Ebubekir (r.a.) dönemindeki fethler esnasında Halid b. Velid’in el-Hira’nın bazı bölgelerine atanmış valilerindendi. Daha sonra Ömer b. Hattab (r.a.) döneminde Irak’ın Maysan ilinde vali olarak görev yaptı. Kendisi Basra Araplarından ve Cabir b. Zeyd’in öğrencilerindendir. İmam Ebu Ubeyde Müslim b. Kerime ile çağdaştı. Mervân b. Muhammed’in askerleri onu esir alıp demirlere bağladılar. Ebu Hamza el-Muhtar b. Avf’ın bayrağı altında Mekke’de (h.130) öldürüldü. Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâzîyye, c.2, s.292.

[38] Ebû Abdullah Hattat b. Katib el-Humeymî, Benî Temîm veya Benî Humeym kabilesindendir. Tavvam (şimdiki adıyla Buremî) bölgesine yerleşti. Nizva’ya yerleştiği de söylenmektedir. Umman’a ilmin taşıyıcılarından kabul edilir. Ömer b. Abdülaziz ile güzel bir ilişkisi ve dostluğu vardı. Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâzîyye, c.2, s.120.

[39] Ebu Süfyan Kanber, Ebu Ubeyde Müslim b. Ebi Kerime döneminde Basra’ya yerleşmiştir. Kamber’den önce hiç kimsenin onun gibi cennet ile cehennemden bahsedemediği söylenir.  Hatta “Hiç kimse Ebu Süfyan gibi Kur’ân ile konuşan/okuyan birini görmedi” denir. İbâzîlerin Emevîler tarafından gördükleri haksızlıkları/zulmü bizzat yaşadı. Haccac onu yaşlı başlı haliyle yakalayıp İbâzî kardeşlerinden birinin adını vermeyi/ispiyonlamayı reddettiğinden dört yüz kırbaç vurdu. Halbuki Cabir b. Zeyd hemen yanı başlarındaydı. Çok kolay bir şekilde onu işaret edip “işte, odur” diyebilir. Fakat Yüce Allah, onu yanlışa düşmekten korudu ve o da işkencelere karşın sabretti.  Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâzîyye, c.2, s.348.

[40] Salim b. Zekvan el-Hilali, Umman alimlerindendir. Tavvam (şimdiki adıyla Buremî) halkındandır. Cabir b. Zeyd’in çağdaşı olup aralarında mektuplaşmalar ve bir takım görüşmeler olmuştur. Onun, İbâzî mezhebinin entelektüel, politik ve sosyal çehresini/özelliklerini açıkladığı uzun bir risalesi vardır. Bu risale, onun geniş bilgisini ve büyük dikkatini bildirmektedir/göstermektedir. Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâzîyye, c.2, s.167.

[41] Ebu Hamza Muhtar b. Avf, Umman’ın Macz köyünde doğdu, ardından Basra’ya gidip orada Ebu Ubeyde Müslim b. Ebi Kerime’den ders aldı. Araştırmacılar onu döneminin büyük edebiyatçılarından saymaktadır. Hutbeleri buna tanıklık etmektedir. Ebu Ubeyde Müslim, Talibu’l-Hak Abdullah b. Yahya’nın devrime destek olması için onu gönderdi. Bu devrim, Emevilerin son dönemlerinde Hadremevt ve Yemen bölgelerindeki Emevî varlığını sarsmıştır. Bu, çok hayırlı bir destek ve yardım olmuştur. Talibu’l-Hak, onu Yemen’den Şam’daki Emevilerle karşılaşması ve Emevilerin son halifesi Mervan b. Muhammed ile savaşması için gönderdi. Bunun üzerine o da yola çıkıp Arefe günü (h.129/m.746) Mekke’ye vardı. Ardından Medine’ye gitti. Orada Kudeyd vadisinde Emevî ordusu ile çarpışıp onları öldürdü ve şehre girdi. Daha sonra Mervan b. Muhammed’in ordusu tarafından (h.130/m.748) öldürüldü. Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâzîyye, c.2, s.409-410.

[42] Ed-Dercînî, Tabâkâtu’l-Meşâyıh bi’l-Mağrib, thk. İbrahim Talay, c.2, s. 232-234; Şemmâhî, Kitâbu’s-Siyer, c.1, s.75; Ali Muammer, El-İbâdiyye beyne’l-Firaki’l-İslâmiyye, (İslamî Fırkalar Arasında İbâzîler), Mektebetü’d-Damirî, es-Seyyib, Umman Krallığı, h.1424/m.2003, s. 514; Advan Cehlân, El-Fikru’s-Siyâsî inde’l-İbâdiyye, (İbâzîlerde Politik Düşünce), Şeyh Muhammed b. Yusuf İtfeyyiş’in Görüşleri Ekseninde, h.1332-1336/m.1818-1914, Mektebetü’d-Damirî, es-Seyyib, Umman Krallığı, h.1411/m.1991, s. 40.

[43] El-Bisyani, Mahtûtu Hucceti Men Yubtilu’s-Suâle’l-Vâkı’ bi Ummân, (Umman’daki Soruyu Geçersiz Kılanın El Yazması Delili), Mektebetu Şeyh Salim b. Yakub, Cerbe/Tunus, s. 7; Amr en-Namî, Dirâsât ani’l-İbâdiyye, (İbaziler Üzerine Yapılan Çalışmalar), trc. Michael Khoury, inc. Dr. Mahir Cerrar, tdk. ve tlk. Dr. Muhammed Salih Nasır ile Dr. Mustafa Salih Bacû, Daru’l-Ğarbi’l-İslamî, Beyrut, 2001, s. 268.

[44] Salim es-Seyyâbî, El-Urvatu’l-Vesîka Şerhu Keşfi’l-hakîka li men Cehile’t-Tarîka, (Tutunulacak Sağlam Bağ; Yöntemi Bilmeyenlere Gerçeğin Bir Açıklaması), Şeyh Nureddin es-Salimî, Şeriat Bilimleri Enstitüsü Kütüphanesinde kopya bir nusha, s.20; Grup Yazar, Ummân fi’t-Târîh, (Tarihte Umman), Enformasyon Bakanlığı, Umman Krallığı, Daru Emîle, 1995, s. 215; Seyyide Kaşif, Umman İbâzîleri, s. 256.

AL-MAAMIRY: ahmaedhamoud, Oman and IBADHISM, LANCERS PUBLISHERS,

New Delhi, India, first edition, 1989, p51.

[45] Salimî, Miftahu’s-Saâde ilâ Sahihi’l-İbade, Envâru’l-Ukûl ve Medâricu’l-Kemal ve keşfu’l-Hakâik, Mektebetu İmam Nureddin es-Salimî, el-Hiyelu’l-Cenubiyye, Umman Krallığı, 2003, s. 194.

[46] Salim es-Seyyâbî, El-Urvatu’l-Vesîka Şerhu Keşfi’l-hakîka li men Cehile’t-Tarîka, (Tutunulacak Sağlam Bağ; Yöntemi Bilmeyenlere Gerçeğin Bir Açıklaması), s. 37.

[47] Salimî, Yöntemi Bilmeyenlere Hakikatin Açıklaması, Mektebetu’d-Damirî, es-Seyyib, Umman Krallığı, h.1423/m.2003, s.8.

[48] Mesûd Mezhûdî, El-İbâdiyye fi’l-Mağribi’l-Avsat münzu Sukûti’d-Devleti’r-Rüstemiyye ilâ Hicreti Benî Hilâl ilâ Bilâdi’l-Mağrib, (Rüstemî Devletinin Çöküşünden Beni Hilal’in Mağrib
Ülkelerine Göçüne Kadar Orta Mağrib’deki İbâzîler),
h.442/m.909-1058, Mîras Derneği, Karara/Cezayir, h.1417/m.1996, s.157 vd.

[49] Bahît eş-Şenferî, El-İbâdiyye fî Ummân ve Alâkâtuhum bi İbâdiyyeti’l-Mağrib ilâ Nihâyeti’l-Karni’s-Sâlisi’l-Hicrî, (Umman’da İbâzîlik ve Mağrib İbâzîleriyle İlişkileri -hicrî üçüncü yüz yılın sonlarına kadar-), Doktora tezi, üçüncü aşama, Tunus Cumhuriyeti, Milli Eğitim Bakanlığı, Zeytûniye Üniversitesi, Umman Araştırmaları Merkezi, Sultan Kâbus Üniversitesi, Maskat, h.1414/m.1993, s. 172.

[50] Âşûr Keskân, el-Akîde ve’l-Fıkh, Silsiletü’l-Keşâki’l-İlmiyye, Vakıflar ve Diyanet Bakanlığı, Umman Krallığı, h.1429/m.2008, s. 11.

[51] İbâzîler, Sünni mezheplerle sadece üç konuda ihtilaf etmektedir. Bunlar: Kur’an’ın yaratılması, rü’yetullah (Allah’ın ahirette görülmesi) ve sonsuzluk (cehennemdeki ebedilik). Onlar, Kur’an’ın mahlûk (yaratılmış) olduğunu söylüyorlar, Allah’ın ne bu dünyada ne de ahirette görüleceğine inanmıyorlar. Tövbe etmeden ölen büyük günah işleyenlerin sonsuz olarak cehennem’de kalacağına inanırlar. Daha fazla bilgi için bakınız: El-Halili, Ahmed b. Hamad b. Süleyman, El-Hakku’d-Dâmiğ, Ed-Damiri Kitabevi, es-Seyyib, Umman Krallığı, Yıl: h. 1312.

[52] “Muvahhidûn” kelimesi, “muvahhid” kelimesinin cem’idir. Müslümanlardab tevhîd ilkesini benimseyenlere verilen bir addır. Bunu yapanların malı, canı ve kanı haram olup koruma altına alınır. Haksız yere ona zarar verilemez ve müşrikler hakkındaki hükümler ona uygulanamaz. Bkz: Bir Grup Araştımacı, Mu’cemu Mustalahâti’l-İbâziyye, c.2, s. 1056.

[53] Bir Grup Yazar, es-Siyer ve’l-Cevâbât, s. 294.

[54] Taberî, Tarîhu’t-Taberî, c.4, s. 329; ed-Dercînî, Tabâkâtu’l-Meşâyıh bi’l-Mağrib, c.2, s. 267.

[55] Advan Cehlân, El-Fikru’s-Siyâsî inde’l-İbâdiyye (İbâzîlerde Politik Düşünce), s.33.

[56] Bahît eş-Şenferî, El-İbâdiyye fî Ummân (Umman’daki İbâzîlik), s. 57.

[57] Nasır es-Sabiî, El-Havâric ve’l-Hakikatu’l-Ğâibe, s. 185.

[58] Taberî, Târîhu’t-Taberî, c.3, s. 399; İbn Esîr, El-Kâmil fi’t-Târîh, thk. Ebu’l-Fidâ Abdullah el-Kâdî, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Lübnan/Beyrut, h.1415/m.1995, c.3, s. 492; Nasır es-Sabiî, el-Havâric ve’l-Hakikatu’l-Ğâibe, s. 185.

Sufriyye ve Necedât’a gelince, İbâzîlerin onlara muhalefeti, farklı düşünce üzerinde ortaya çıkmıştır: Aralarında meydana gelen savaşlar, İbâzîlerin bu fırkanın benimsediği düşünceleri kabul etmediklerini göstermektedir.  İbâzîler, Muhelleb b. Ebî Sufra ile beraber Ezârika’ya karşı savaşmıştır. Ummanlı İbâzîler, Sufriyye grubu Umman’a girmek istediğinde düşüncelerinden vazgeçmeden onlarla savaştılar. Yine Ummanlı İbâzîler, Necedât grubu Umman’ı ele geçirmek istediklerinde onlarla savaştılar. Bkz: El-Lazkevî, Tarihu Umman el-Muktebes min Kitabi Keşfi’l-Ğumma el-Cami’ li Ahbâri’l-Ümme, thk. Abdülmecid Hüseyin el-Kaysî, Kültür ve Miras Bakanlığı, Umman Krallığı, h.1426/m.2005, s. 43; Muhtar Nureddin ve Diğerleri, Ummân Abre’t-Târîh, (Tarih Boyunca Umman, Antropolojik, Sosyolojik ve Tarihsel Bir Çalışma), nşr. Mektebetü’l-Fellah, Havalli/Kuveyt, h.1430/m.2009, s. 60.

[59] Nasır es-Sabiî, el-Havâric ve’l-Hakikatu’l-Ğâibe, s. 185.

[60] O, Ebu Şa’sa Cabir b. Zeyd el-Ezdî’dir. Uman’ın Nezvâ vilayetinin Farak köyünde hicrî 18-22 tarihleri arasında doğmuştur. Kendisi ilim ve rivayet geleneği olan bir ailenin ve bağrında büyüdü. Cessas’ın “Ahkâm’ul-Kur’ân” adlı eserinde Cabir’in kendisinden bir rivayet aktardığı babası alim biriydi. Hatta sahabeden olabilir. Cabir, erkenlik seviyesine gelip olgunlaşınca Basra’ya gitti. O dönemde Basra, İslam memleketlerinin ilim, edebiyat ve siyaset geleneğinin başkentlerindendi. Cabir, orayı kendine yerleşim yeri ve ilim yuvası edindi. İlim ve irfanını arttırmak, meseleleri delilleriye çözüme kavuşturmak veya hocasıyla/şeyhiyle görüşmek için sürekli Basra ile Hicaz arasında gidip gelirdi.  Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâziyye, c.2, s. 108-109.

[61] Abdüssettar Halîf, Dirâsât Târihiyye ani’l-İmâm Cabir b. Zeyd, (İmam Cabir b. Zeyd Hakkında Tarihî Araştırmalar), Umman Vatan Gazetesinin web sitesinde yayımlanan bir makale. H. 1425 Safer/m.2004 Nisan.

[62] Abdullah b. Demmam b. Saib en-Neddâbî (h.100), İbâzîlerin ilk önde gelen imamlarındandır. Tabiîn tabakasındandır. Aslen Umman’ın Ezd bölgesindendir. Cabir b. Zeyd’den ders almıştır. Haccac b. Yusuf es-Sakafî tarafından zindanlara atılmış, zindanın acı ve işkencesini tatmıştır. Haccac vefat edinceye kadar zindanda kalmıştır. Kendisinin Kaderiyye ve Haricilerle bir takım münazaraları olmuştur. Bkz: Muhammed Nasır, Mu’cemu A’lami’l-İbâziyye mine’l-karni’l-hicriyyi’l-evvel ile’l-asri’l-hadîs, Daru’l-Ğarbi’l-İslâmî, Beyrut, h.1427/m.2006, s. 251.

[63] Ed-Dercînî, Tabâkâtu’l-Meşâyıh bi’l-Mağrib, c.2, s. 208-209.

[64] Ed-Dercînî, Tabâkâtu’l-Meşâyıh bi’l-Mağrib, c.2, s. 208; eş-Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 68; Ziyâne el-Hârisiyye, el-İmam Cabir b. Zeyd ve Te’sîsu’l-Fikri’l-İbâzî, Umman Krallığı/Maskat, Mektebetü’l-Ceyli’l-Vâid, h.1427/m.2006, s. 150-151.

[65] eş-Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 78.

[66] O, allâme Rabî’ b. Habib b. Amr el-Ezdî el-Ferâhîdî el-Ummânî’dir. Cabir ile Ubeyde’den sonra üçüncü imamdır. Yaklaşık h.75 yılında şimdiki el-Batina bölgesinin kuzey kesimindeki vilayet köylerinden biridir. Rabî’, Umman’da pek fazla kalmadı. İlim öğrenmek için Basra’ya gitti ve orada İmam Cabir b. Zeyd, Ebu Ubeyde Müslim b. Ebî Kerime, Demmam b. Saib ve Salih ed-Dehhân’ın öğrencisi oldu. Daha sonraları ders verme, kitap telif etme ve fetva verme işlemlerinde en üst makamlara geldi. Basra’daki ilmî/bilimsel harekete katkıda bulundu; Böylece ilim talebelerini denetleyip onları Umman, Yemen ve Horosan’a yönlendirdi. Davet işlerini kolaylaştırmada şeyhi/hocası Ebu Ubeyde’yi takip etti. Yazarlık alanında farklı bir yer edindi. Özellikle hadis ve fıkıh tedvîninde harikaydı., “el-Câmiu’s-Sahîh” onun en önemli eserlerindendir. Hicrî 170 yılında vefat etmiştir. Bkz.: Muhammed Nasır, Mu’cemu A’lami’l-İbâziyye …, s. 152-153.

[67] Bunlardan ilki Cülenda b. Mesut’un imametidir (h.132-134). Bkz.: Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 95-96; Salimî, Nureddin Abdullah b. Hamîd, Tuhfetu’l-A’yân bi sîreti ehli Umman, Mektebetü’l-İstikame, c.1, s. 85 vd.; Mürabek Raşîdî, el-İmam Ebu Ubeyde Müslim b. Ebî Kerime et-Temimî ve Fıkhuhu (h.45-145), h.1413/m.1993, s. 149-250.

[68] Salîmî, Tuhfetu’l-A’yân.., c.1, s. 76-81; Ali Muammer, el-İbâdiyye beyne’l-Fıraki’l-islâmiyye, s. 336-340.

[69] Recep Abdülhalim, el-İbâdiyye fî Mısır ve’l-Mağrib ve Alakatuhum bi İbâziyyeti Umman ve’l-Basra, Mektebetu’d-Dâmîrî, es-Seyyib, Umman Krallığı, s. 67; Muhammed el-Münzirî, Târîhu Sahar es-Siyasî ve’l-Hadarî min Zuhuri’l-İslam hattâ Nihayeti’l-karni’r-râbi’l-hicrî, Daru’l-Ulumi’l-Arabiyye, Lübnan/Beyrut, h.1429/m.2008, s. 252 vd.

[70] İbn Sağîr, Ahbâru’l-Eimmeti’r-Rüstemiyyîn, thk. Muhammed Nasır-İbrahim Bahhaz, Daru’l-ğarbi’l-İslamî, Lübnan/Beyrut, h.1406/m.1986, s. 93, 117; Recep Abdülhalim, el-İbâdiyye fî Mısır ve’l-Mağrib ve Alakatuhum bi İbâziyyeti Umman ve’l-Basra, s. 69.

[71] İbn Sağîr, Ahbâru’l-Eimmeti’r-Rüstemiyyîn, s. 117; Cevdet Abdülkerim, El-Alâkâtu’l-Hariciyye li’d-Devleti’r-Rüstemiyye, el-Müessesetü’l-Vataniyye li’l-kitab, Cezayir, s. 55.

[72] Recep Abdülhalim, el-İbâziyye fî Mısır ve’l-Mağrib ve Alakatuhum…, s. 68.

[73] Cevdet Abdülkerim, el-Alâkâtu’l-Hariciyye …, s. 57; Mahmud İsmail, el-Havaric fî Bilâdi’l-Mağrib hattâ muntasıfi’l-karni’r-râbii’l-hicrî, Daru’s-Sekafe-ed-Daru’l-Beyza, el-Memleketü’l-Mağribiyye, ts., s. 199, 203; Ahmet İsyas, el-İbâziyye fi’l-Mağribi’l-Arabî, Mektebetu’d-Damiri, es-Seyyib, Umman Krallığı, h.1412/m.1992, s. 38-44; el-Habib el-Cenâhî, Tahert Asimetu’d-Devleti’r-Rüstemiyye, Tunus Sosyal Bilimler Dergisi, üç ayda bir (40-41-42-43), Tunus, 1975, s. 34.

[74] Cevdet Abdülkerim, el-Alâkâtu’l-Hâriciyye …, s. 57.

[75] Nayif es-Süheyl, El-İbâdiyye fi’l-Halîci’l-Arabî fi’l-karneyni’s-salis ve’r-rabi’l-hicriyyeyn, Mektebetü’l-İstikame, h.1418/m.1998, s. 154 vd.

[76] Bahît eş-Şenferî, El-İbâdiyye fî Ummân, (Umman’daki İbâzîlik), s. 171.

[77] Aynı eser, s. 171.

[78]Salim es-Seyyabî, İzâletu’l-Va’sâ’ an Atbâi Beni’ş-Şa’sâ’, thk. Seyyide İsmail Kaşif, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı, Maskat, Umman Krallığı, 1979, s. 19; Salih el-Bûsaîdî, Rivâyetü’l-hadîs inde’l-İbâziyye, Karşılaştırmalı Çalışma, h.1420/m.2000, s. 39; Ziyâne el-Hârisiyye, el-İmam Cabir b. Zeyd ve Te’sîsu’l-Fikri’l-İbâzî, s. 106.

[79] Burada, Abdullah b. Abbas’ın Bedir savaşına katıldığı kastedilmemektedir. Buradaki istisna, “istisna-i münkatı’”dır. İstisna-i münkatı’ ise, “müstesnâ, müstesnâ minhin cinsinden olmayıp onun bütününe dahil bir birim olarak bulunmadığı durumlarda söz konusudur. Bkz: Mübarek Raşidî, el-İmam Ebu Ubeyde Müslim…, s. 37.

[80] İbn Hacer, Kitabu Tehzibi’t-Tehzib, Daru’l-Fikir, h.1404/m.1984, c.2, s. 34; Zehebî, Abdullah b. Abbas’ın bu sözünü farklı bir ifadeyle aktarmaktadır: “Cabir b. Zeyd gibi bir alim aranızdayken gelip bana mı bir şey soruyorsunuz?!” bkz: Kitabu Tezkireti’l-Huffâz, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Lübnan/Beyrut, c.1, s. 72; Diğer kaynaklarda ise şöyle geçmektedir: “Şaşarım Irak halkına! Cabir b. Zeyd gibi bir alim aralarındayken, nasıl olur da bize ihtiyaç duyardar?! Şayet ona başvursalar, onun ilmini hepsine yeter!” Bkz: ed-Dercini, Tabakatu’l-Meşayih bi’l-Mağrib, c.2, s. 205; Salim es-Seyyabî, İzâletu’l-Va’sâ’…, s. 17; Salim el-Harisî, el-Ukûdu’l-Fiddiyye fî Usûli’l-İbâziyye, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı, Umman Krallığı, h.1403/m.1983, s. 95.

[81] İbn Hacer, Tehzibu’t-Tehzib, c.2, s. 34; Diğer kaynaklarda da aynı şekilde: “Basra’yı gördüğümde Cabir b. Zeyd’den başka bir müftü orada yoktu” ifadesi geçmektedir. Bkz.: Süleyman el-Bârûnî, Muhtasaru Tarihi’l-İbâziyye, s.27; Salim es-Seyyabî, İzaletu’l-Va’sâ’…, s. 17.

[82] İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Daru’l-Marife, Lübnan/Beyrut, h.1418/m.1998, c.9, s. 115; Zehebî bu ifadeyi şöyle aktarmıştır: “Ebu’ş-Şa’sâ’dan daha alim birini görmedim.” Bkz: Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nubelâ’, el-Mektebetu’l-Asriyye, Sayda/Beyrut, h.1428/m.2007, c.1, s. 1334.

[83] Zehebî, Tezkiretu’l-huffâz, c.1, s. 72.

[84] Ed-Dercinî, Tabakatu’l-Meşayih bi’l-Mağrib, c.2, s. 207; Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 69; Ali Muammer, el-İbâdiyye fî Mevkibi’t-Tarih, Mektebetü’l-İstikame, Maskat/Umman Krallığı, h.1410/m.1989, s. 144.

[85] Ed-Dercinî, Tabakatu’l-Meşayih bi’l-Mağrib, c.2, s. 209; Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 72.

[86] Muammer, el-İbâdiyye fî Mevkibi’t-Tarih, s. 145.

[87] Harûrâlılar, h.37/m.657 yılında Sıffin savaşında İmam Ali b. Ebî Talip ile beraber olup tahkim’I Kabul edince ondan ayrılanlardır. İlk dönemlerinde “Harûralılar” olarak meşhur oldular. Kufe’de Ali b. Ebî Talip’in ordusunda ayrıldıktan sonra ilk toplandıkları yer olan Harûrâ köyüne nisbetle bu şekilde adlandırılmışlar. Burası, yaklaşık olarak Kufe’den yarım fersah (3 km civarında) uzaklıktadır. Bkz: Grup Yazar, Mu’cemu Mustalâhâti’l-İbâziyye, c.1, s. 265.

[88] Avd Halîfât, Neş’etü’l-Hareketi’l-İbâziyye, s. 67.

[89] Seyf el-Bûsaîdî, Hameletu’l-İlm ila’l-Mağrib ve Devruhum fi’d-Daveti’l-İslâmiyye, Umman Krallığı, Vaaz ve İslami Araştırmalar Dairesi’nde İslam Araştırmaları Dairesi Başkanlığı, Adalet Bakanlığı, Vakıflar ve İslami İşler Bakanlığı, h.1413, s. 15.

[90] Benî Süleym’in Ma’den’idir. Necd yolu üzerinde olup Medine-i Münevvere’nin bölgelerinden Ferân’ın Ma’den’idir. Bknz: Şihâbuddîn Ebû Abdillah Yâkût b. Abdillah, Mu’cemu’l-Buldân, Daru Sâdır, Lübnan/Beyrut, s. 1996, c.5, s. 154. 

[91] Taberî, Tarihu’t-Taberî, c.4, s. 302; Miskeveyhi, Tecârubü’l-Ümem ve Taâkubu’l-Himem, thk. Seyyid Kisrevî Hasan, Lübnan/Beyrut, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, h.1424/m.2003, c.2, s. 545; Nasır en-Neddâbî, el-İmâmetü’l-İbâziyye fi’l-Yemen ve İmtidâdu Nufûziha ile’l-Hicâz, Yüksek lisans Tezi, Tarih Bölümü, Edebiyat ve Sosyal Bilimler Fakültesi, Sultan Kâbûs Üniversitesi, Maskat/Umman Krallığı, Kültür Merkezi, s. 55.

[92] Seleme b. Sa’d b. Ali b. Esed el-Hadremî el-Yemenî, davetçi bir alimdir. Mezheb imamı Cabir b. Zeyd, Ebu Ubeyde b. Mesleme b. Ebî Kerime, Dammam b. Sâib ve diğer alimlerden ders almıştır. İbâzî mezhebini ilk Basra’ya getiren kişidir. Bunu, Batıdaki İslam ülkelerinde mezheb daveçliğini yerine getirmek için yapmıştır. Hicrî ikinci/milâdî sekizinci yüz yılın başlarında geldiği söylenmektedir. Ebu Ubeyde b. Mesleme b. Ebî Kerime, onu buraya göndermiştir. O ve Abdullah b. Abbas’ın kölesi İkrime aynı deve üzerinde sırayla binerek geldiler. Seleme, insanları İbâzî mezhebine, İkrime ise Sufriyye mezhebine davet ediyordu. Bknz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâziyye…, c.2, s. 189-190.

[93] Ebu Zekeriyya, Kitabu Siyeri’l-Eimme ve Ahbâruhumu’l-Ma’rûf bi târîhi Ebî Zekeriyyâ, thk. İsmail el-Arabî, Daru’l-Ğarbi’l-İslamî, Cezayir, h.1402/m.1982, s. 41; ed-Dercinî, Tabakatu’l-Meşayıh bi’l-Mağrib, c.1, s. 11-12.

[94] Seyyide Kaşif, İbâdiyyetu Umman…, s. 271-272; Amr en-Nâmî, Dirâsât ani’l-İbâdiyye…, s. 110; Cevdet Abdülkerim, el-Alakâtu’l-Harîciyye li’d-Devleti’r-Rüstemiyye, s. 43.

[95] Recep Abdülhalim, el-İbâdiyye fî Mısır ve’l-Mağrib, s. 36.

[96] Seyf el-Bûsaîdî, Hameletü’l-İlm ila’l-Mağrib…, s.17 vd.

[97] Ed-Dercînî, Tabakatu’l-Meşayıh bi’l-Mağrib, c.1, s. 19; Şemmahî, es-Siyer, c.1, s. 113; Süleyman el-Bârûnî, Muhtasaru Tarihi’l-İbâdiyye, s. 34; Seyf el-Bûsaîdî, Hameletü’l-İlm ila’l-Mağrib…, s.18.

[98] Umman halkının İbâzî mezhebini kabul etmesine neden olan daha fazla neden bulmak/öğrenmek için bknz.: Nayif es-Süheyl, el-İbâdiyye fi’l-Halîci’l-Arabî…, s. 37 vd.

[99] Ahmed er-Rukayşî, Nushatun min mahtûti Misbah ez-Zelâm, es-Seyyib/Umman Krallığı, rkm. 57, 97; Nasır ed-Debbâbî, el-İmametü’l-ibâziyye…, s. 64.

[100] Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf, thk. Suheyl Zekkâr-Riyad Ziriklî, Lübnan/Beyrut, Daru’l-fikir, h.1417/m.1996, c.9, s. 285; İsfahanî bu ifadeyi şöyle aktarmıştır: “Bir gün dahi durmadan bunu yapabilirsen, hemen yap. Zira hayırlı işlerde acele etmek daha iyidir. Çünkü ne zaman öleceğini bilemezsin. Yüce Allah’ın çok seçkin kulları vardır. Dilediğinde dinini desteklemek üzere onları gönderir ve onlardan dilediğine şehit olmayı nasip eder.” Bknz.: İsfahanî, el-Eğânî, thk. Yusuf el-Bukâî-Ğarîd eş-Şeyh, Müessesetu’l-A’lamî li’l-matbûât, Lübnan/Beyrut, h.1420/m.2000, c. 23, s. 182; Rukayşî ile Keşfu’l-Ğumme adlı eserin sahibi de aynı ifadeyi bir takım basit değişikliklerle aktarmıştır. Bknz: Ahmed er-Rukayşî, Misbah ez-Zelâm, s. 57; el-İzkevî, Mahtûtu Keşfi’l-Ğumme el-Câmi’ li Ahbâri’l-Ümme, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı kütüphanesindeki el yazmasının bir kopyası, Umman Krallığı, rkm. 58., Araştırmacının mülkiyetindeki özel nushası, nusha kopyalama yılı: h.1318, s. 162.

[101] Abdu’l-A’lâ b. el-Samah b. Ubeyd el-Maârifî el-Himyerî el-Yemenî (v. h.144/m.761), Ebu Ubeyde Müslim b. Ebi Kerime’nin öğrencisidir. İlim talebeleriyle beraber Mağrib’e hicret etmiştir. H. 140 yılında kendisine imam olarak biât edilmiştir. İnsanlara karşı son derece güzel bir tutum sergilemiştir. H. 142 yılında Abbasîlere karşı Mağmadas savaşını kazanmıştır. Devletinin otoritesi doğuda Barika’ya, batıda İslam devletlerinin başkenti olan Kayravan’a ve güneyde Fezzân’a kadar uzamıştır. Zaferler ve bu adil yönetim dört yıl sürmüştür. Abbasi halifesi Ebu Cafer el-Mansûr saltanatındaki istikrarsızlıkta akibetinden korkuyordu. Bu yüzden ona Muhammed b. el-Eş’as el-Huzâî liderliğinde büyük bir ordu gönderdi. Bu ordu, Ebu’l-Hattâb ve imametini Tavurğa savaşında (h.144) bitiren ordudur. Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâdiyye…, c.2, s. 242-243.

[102] Ebu Zekeriyya, Siyeru’l-Eimme ve Ahbâruhum, s. 60; Ed-Dercinî, Tabakatu’l-meşayıh bi’l-Mağrib, c.1, s. 26-29; Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 115-116.

[103] Ed-Dercinî, Tabakatu’l-Meşayıh bi’l-Mağrib, c.1, s. 30.

[104] El-Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf…, c.9, s. 288.

[105] Aynı eser.

[106] Aynı eser.

[107] Nasır, en-Neddâbî, el-İmametü’l-İbâdiyye…, s. 92-93.

[108] El-Belâzurî, Ensâbu’l-Eşrâf…, c.9, s. 288.

[109] Ahmet, el-Halîlî, Şerhu Manzûmeti Ğayeti’l-Murâd fî Nazmi’l-İ’tikâd li İmam Nuruddin Abdullah b. Hamîd es-Salimî, Melketebu’l-Ecyâl, Umman Krallığı, h.1424/m.2003, s. 168; Cevdet Abdülkerim, el-Alâkâtu’l-Hariciyye…, s. 44; Hüseyin Ğabbâş, Umman ve’d-Dîmukratiyyetu’l-İslamiyye Tekâlîdu’l-İmame ve’t-Tarihu’s-Siyasiyyi’l-Hadîs (1500-1970), Arapçaya çvr. Antuvan Homsî, Daru’l-Cedid, Lübnan/Beyrut, m.1997, s. 22; Muhammed ez-Zeynî, Amr b. Ubeyd ve’l-Usûlü’l-Hamse, Mektebetü’l-Enfâl, Umman Krallığı, h.1428/m.2007, s. 75.

[110] Zekeriyya el-Muharremî, el-İbâdiyye Tarîh-Menhec-Mebâdi’, Mektebetü’l-Ğubeyrâ, Behlâ/Umman Krallığı, h.1426/m. 2005, s. 12.

[111] Ahmed Ma’rûf, Kıraatun Cedîde fî Mevâkifi’l-Havaric ve Fikrihim ve Edebihim, Etüt, çeviri ve yayıncılık Daru’t-Tallâs, Dımaşk/Suriye, m. 1988, s. 93.

[112] Mehdî Haşim, el-Hareketu’l-İbâdiyye…, s. 257. İmam Said b. Abdullah b. Muhammed b. Mahbub b. Rahîl el-Kureşî, ilim ve fıkıh ailesinden gelen bir alimdir. Halk arasında hakkaniyetçi ve adaletçi bir tutum sergilemiştir. Öyleki Şeyh Ebu Muhammed b. Ebi’l-Müessir onun hakkında şöyle demektedir: Celenda b. Mesud dışında Umman’da Said b. Abdullah’tan daha faziletli ve daha adil biri tanınmamaktadır.” “Kitabu’l-İmam Said b. Abdullah” adlı kitabı ve çağdaşlarına yazdığı bazı mektuplar onun başlıca eserleri arasındadır. Rüstak bölgesindeki “Manâkî” savaşında (h.328) şehit oldu. İmamlığı sekiz yıl sürdü. Bkz: Muhammed Nasır, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâziyye…, s. 193.

[113] El-Kindî, Beyânu’ş-Şer’, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı, Umman Krallığı, h.1414/m.1993, c.69, s. 160; Ali Hasan Hamîs, et-Tarihu’l-Hadarî li Umman, Hicrî Dördüncü Yüzyıldan Altıncı Yüzyıla Kadar Sosyal-Ekonomik-Entelektüel Yaşam Üzerine Bir Çalışma, Yüksek lisans Tezi, Yermük Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Umman Odasındaki Nusha, el-Mektebetu’r-Reîsiyye, Sultan Kabus Üniversitesi, h. 1418/m.1997, s. 15.

[114] Ali Hasan Hamîs, et-Tarihu’l-Hadarî li Umman, s. 15-16.

[115] İmam Talibulhak Abdullah b. Yahya el-Kindî, Şurât (fedailer) grubunun imamıdır. İbâzî mezhebinin kuruluş dönemlerindeki liderlerindendir. Ebu’l-Hattâb Abdu’l-A’lâ b. Samah el-Maâfirî ile beraber Ebu Ubeyde Müslim b. Ebî Kerime ile Dammam b. Sâib’in başını çektiği çağdaş tabiînlerden ders almak üzere Basra’ya gitti. Arzusunu yerine getirip ilmi donanıma sahip olduktan sonra memleketi Yemen’e döndü. Kasım es-Sakafî’nin Hadremevt’e vali olarak atadığı İbrahim b. Cebele’nin yargıçlığını (kâzî) üstlendi. Bununla birlikte Talibulhak, validen zulüm, adaletsizlik ve aşırı zorba görünce dayanamadı. Derhal kollarını sıvayıp büyük bir gayretle Yemen’deki (h.129/m.746) ilk İbâzî imametini kurmak için çalışmaya başladı. Arkadaşları bu görevi yerine getirmek üzere ona biât ettiler. Bunun üzerine o da Hadremet’teki yönetim binasına doğru yöneldi. Sonunda Mervan b. Muhammed’in orduları tarafından (h.130) öldürüldü. Bkz: Bâbâ Ammî ve Diğerleri, Mu’cemu A’lâmi’l-İbâdiyye…, c.2, s. 281.

[116] En-Nezevî, el-Musannef, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı, Umman Krallığı, m.1983, c.11, s. 107; Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 91-92.

[117] Salimî, Cevheru’n-Nizam…, c.2, s. 484.

[118] Şeybân el-Yeşkurî’nin tam adı, Şeybân b. Abdülaziz el-Yeşkurî’dir. O, Haricîlerin Sufriyye grubunun liderlerindendir. Kendisi kırk bin kişi beraberliğinde, Mervan b. Muhammed ile küfür cihetinde savaşmıştır. Ardından Mûsıl’a geçmiştir. Orada ailesi de ona katılmış ve Mervan ona tabî olmuştur. Abbasî Devleti döneminde, Abbâsîler onunla savaşınca o da Umman’a kaçmıştır. Fakat Ummanlılar onun şehre girişine izin vermeyip onunla savaşmışlar ve sonunda (h.134/m.751) onu öldürmüşlerdir. Bkz.: İbn Razîk, el-Fethü’l-Mübîn fî sîreti’s-Sâddeti’l-Abbâsiyyîn, thk. Abdulmün‘im Amır- Muhammed Mursî Abdullah, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı, h.1422/m.2001, s. 195; ez-Ziriklî, el-A’lâm, En Ünlü Arap, Müsta’rib (Sonradan Araplaşan) Ve Müstaşrik (Oryantalist) Erkek ve Kadınların Biyografi Sözlüğü, Daru’l-İlm li’l-Melâyîn, Lübnan/Beyrut, 2007, c.2, s. 180.

[119] Bu savaş hakkında daha fazla ayrıntı için bknz: İbn Razîk, el-Fethü’l-Mübîn…, s. 195; Salimî, Tuhfetu’l-A’yân…, c.1, s. 92; Mehdî Haşim, el-Hareketu’l-İbâdiyye…, S. 166-167.

[120] Hüseyin Ğabbâş, Umman ve’d-Dîmukrâtiyyetü’l-İslamiyye…, s. 22-23.

[121] Salimî, Tuhfetu’l-A’yân…, c.1, s. 16; Mehdî Haşim, el-Hareketü’l-İbâdiyye…, s. 81.

[122] Avd Halîfât, Neş’etü’l-Hareketi’l-İbâdiyye, s. 114.

[123] Aynı eser, s. 117; Muhammed en-Nasır, Menhecu’d-Da’vet inde’l-İbâdiyye, s. 147; İbrahim el-Kadîrî Bûtşîş, el-Tevâsulu’l-Haderî Beyne Umman ve Bilâdi’l-Mağrib, (Afrika’nın İslamî Fetihinden Sekizinci Yüzyıla Kadar Kültür, Ticaret Ve Sosyal Alanlarındaki Çalışmalar), Maskat/Umman Krallığı, Umman Araştırma ve Etütler Birimi, Sultan Kabus Üniversitesi, m.2000, s. 15; Nasır en-Neddâbî, el-İmametü’l-İbâdiyye…, s. 48.

[124] Mehdi Haşim, el-Hareketü’l-ibâdiyye.., s. 157; Grup Yazar, Umman fi’t-Tarih, s. 235; Mübarek er-Râşidî, İmam Ebu Ubeyde Müslim…, s. 297.

[125] Önceki satırlarda isimlerinden bahsetmiştik.

[126] Taberî, Tarihu’t-Taberî, c.5, s. 607; İzkevî, Tarihu Umman, s. 57; Salimî, Tuhfetu’l-A’yân…, c.1, s. 261; Bahît eş-Şenferî, el-İbadiyye fî Umman, s. 190; İbrahim Butşiş, el-Tevasulu’l-haderî…, s.15.

[127] “Velâyet”; Kalben sevmek, dille övmek, gücü nisbetince (zor ve zorba olmadan) tüm azalarla destekleyip yardım etmek, dost edinilen kişiye dua etmek, acımak, bağışlanmasını dilemek ve Allah’a itaat edip emirlerini yerine getirmektir. Her tövbekarı, Allah’a döndüren biri vardır. “Berâat”; Nefret etmek, düşman olmak, acımamak, yeryüzünde imkan bulmalarına fyol açacak yardım ve destekte bulunmamak, onlara ve yandaşlarına benzememek, gücü nisbetince engel olup kovmaktır. Tüm bunlar “müşrik, kafir, bulunduğu halden tövbe etmeyen ve büyük günah işlemede ısrarcı olan kulları” kapsamaktadır. Bkz: Abdullah er-Reyyâmî, Delâilu’l-İ’tikâd inde ehli’l-Hakki ve’s-İstikâme, Mektebetu’l-Eselleti’l-Amme, Nazvâ/Umman, m. 2008, s. 204.

[128] Grup Yazar, es-Siyer ve’l-Cevâbât…, c.1, s. 300; İbrahim butşiş, el-Tevasulu’l-haderî…, s. 31.

[129] Şakasî, Menhecü’t-Talibîn ve belâğu’r-Rağibîn, Umman Mirası Ansiklopedisi, Umman Miras Kitapları Özetlerinin Çağdaş Bilimsel Sunumu, Arz ve Çalışma Hâmid Tâhir, Milli Miras ve Kültür Bakanlığı, h.1417/m.1996, s. 79; Salimî, Tuhfetu’l-A’yâan.., s.1, s. 82.

[130] Amir en-Neccâr, el-Havâric akîdeten ve Fikren ve Felsefeten, Daru’l-Maârif, Kahire/Mısır, m.1998, s. 165-166.

[131] Taberî, Tarihu’t-Taberî, c.4, s. 369; İzkevî, Tarihu Umman, s. 41-42; İbn Razîk, es-Sahîfetu’l-Kahtaniyye, thk. Mahmud b. Mübarek es-Selîmî-Muhammed Habib Salih-Allâl es-Sadîk el-Ğâzî, Kültür ve Miras Bakanlığı, Umman Krallığı, h.1430/m.2009, c.5, s. 77-80.

[132] Ebû Zekeriyye, Siyeru’l-Eimme ve Ahbâruhum, s. 57-68; Er-Rakîk el-Kayravân, Tarihu Afrikiyya ve’l-Mağrib, thk. Abdullah Ali Zeydan-İzzuddin Ömer Musa, Daru’l-Ğarbi’l-İslamî, Lübnan/Beyrut, 1990, s. 24; İbn Azârî, el-Beyanu’l-Müğrib fî Ahbâri’l-Endelüs ve’l-Mağrib, thk. C.S. Colan ve E. Levi Provencal, Daru’s-Sakâfe, Lübnan/Beyrut, 1983, s. 64; Şemmâhî, es-Siyer, c.1, s. 116.

[133] Bahît eş-Şanferî, el-İbâdiyye fî Umman…, s. 109-110. Çalışmalarımızın diğer bölümlerinde bu karşılaşmaları, mesajları ve karşılıklı ziyaretleri ayrıntılı olarak sunduk.

[134] İbrahim Butşiş, el-Tevasulu’l-Haderî…, s. 31.

[135] Bu dönemlerin yukarıda zikrettiğimiz şekilde sıralı olması şart değildir. Bilakis şirâ (fedakarlık) döneminin bundan başka nedenleri de vardır. Bunlardan biri de, zulme karşı ayaklanmak ve zalimlerle savaşmaktır. Ebû Bilal Mirdâs b. Hudayr et-Temîmî, bunun örneğidir. Bknz: İbn Abdi Rabbih, el-Akdü’l-Ferîd, c.1, s. 222; Ed-Dercînî, Tabakatu’l-Meşayıh bi’l-Mağrib, c.2, s. 218.

[136] İzkevî, Tarihu Umman…, s. 41 vd.; İbn Razîk, el-Fethü’l-Mübîn…, s. 194 vd. ; İbn Razîk, es-Sahîfetü’l-Kahtâniyye, c.5, s. 77 vd.; Sâlimî, Tuhfetu’l-A’yân…, c.1, s. 85 vd.

[137] “Azâbe” kelimesi cem’i/çoğul olup müfredi/tekili “azâbî”dir. “A-za-be” fiilinden türemiştir. “A-za-be ani’ş-şey’i” cümlesi, “bir şeyden uzaklaştı” anlamındadır. Ahiret ile ilgilenmesine engel olan Dünya işlerinden uzak duran kişiye de “azâbî” denir. Berberîce’de bunlara, “İ’zâbin” denir.  Azâbî, bu yola sapsağlam bağlı olan, ilim arayan, iyilerle dostluk kuran ve iyilikler yapıp bunu devam ettirendir. Bu ismin kullanımı, Ebu Abdillah Muhammed b. Bekir el-Farastâî’nin “halkayı” kurup kurallarını koyduğu döneme (h.5/m.11) kadar uzanmaktadır. Bkz.: Araştırmacı Grup, Mu’cemu Mustalahâti’l-İbâdîyye, c.2, s. 700.

[138] Ebû Zekeriyya, Siyeru’l-Eimme ve Ahbâruhum, s. 265 vd. ; Dercînî, Tabakatu’l-Meşayıh bi’l-Mağrib, c.1,s.167 vd.; Muhammed Nasır, Menhecu’d-Daveti inde’l-İbâdiyye, s. 272.